Cake'in kafa karıştırıcı, acı-tatlı olduğu kadar bir o kadar da anlaşılmamış parçası "Friend Is A Four Letter Word" takıldı bugün aklıma. Ne kadar anlamaya, anlamlandırmaya çalışsam da bu konuda pek de başarılı olmadığımı yaptığım bir iki şarkı sözü aramasından sonra anladım.
"Friend"e dört harfli diyor ya sevgili Cake, ben de ne olabilir derken aklıma "fiend" geldi. Hani sevgiyle nefret arasındaki o ince çizgi davası. Aslında, mantık olarak doğru yolda olduğumu anladım ufak araştırmadan sonra fakat tüm olasılıkları gözden geçirmediğimi gördüm.
http://www.youtube.com/watch?v=Mm70afsCO7k
İngilizce'de dört harflilerin ne anlama geldiğini şuradan okuyalım hemen. Resim hemen kafanızda beliriveriyor mu yoksa inanmak istemiyor musunuz?
Elemanın biri yorumunu bırakmış ve dört harflinin "love" olduğunu iddia etmiş. Ne kadar güzel değil mi? Safça olduğunu eklememe de gerek yok herhalde.
Diğer versiyon ise "four-letter-word" tanımına uyanlardan bir tanesi. Artık hangisini seçerseniz. Bence fuck'tan öteye gitmez. Giderse de Cake'in ayıbı olarak sayarım, hiç de karışmam. Zaten hayal kırıklığına uğratmışlar beni, işim yok bir de ağzımı bozacağım şimdi.
Pfff...
Daha önce de yazmışım Cake'i, ne diye yazıyorum ki tekrardan?!
Fehimle ormana gitmişiz bir gün. Maksat mantar toplamak. Çok da anladığımızdan değil. Önemli olan doğanın içinde olmak. Mantar arayacağız sözde, ormanın derinliklerine dala dala oldukça içeri girdiğimizi farkediyorum bir anda.
Aniden etrafımızdan çeşitli silüetler geçmeye başlıyor. Fehim, “abi bunlar cin galiba” diyor. Ben de sakin ol, normal şekilde yürümeye devam et, neden geldiğimizi unutma diyorum. Beyaz karaltı şeklindeki silüetlerin sayısı ve yanımızdan geçme sıklığı arttıkça Fehim daha huysuzlanmaya başlıyor.
Silüet dediğime bakmayın. Fehim o gerginlikle tutuyor bir tanesini, yere çalıyor. Silüet gibi görünen şey olduğu yerde kalıveriyor. İnsanmışçasına! Ardından gelenlerden bir diğerini de aynı şekilde yere vuruyor bu [ecinniler] anında oldukları yerde ölüyor.
Ben ise, daha ikinci cinin ölümünü görmeden Fehim’e kızgınlıkla bağırıyorum. Anlayamadığım bir büyüyü bozmuş olmasına içerleyerek.
Ben: Neden öldürdün, ne zararı var sana? Fehim: .... B: Senin cininin numarası kaç? F: Ne cini? B: Herkesin kendine ait bir cini var
................................
Fehim öldürdüğü cinlere bakıp hasstri basıyor. Koş, git kendi cininin numarasını öğren diyorum Fehim’e. Neden, diyerek beklediğim bir soruyla cevap veriyor bana.
Yıllar evvel, daha üniversite sıralarında term-paper yazmaya, kütüphanede uyuklamaya çalışırken yakın dostum, tuhaf kişilik İliya'nın dinlememi tavsiye ettiği bir Bulgar folk grubunun hem görsel hem de işitsel olarak ortaya koydukları eseri dinlemeye başlamıştım.
Hiçbir zaman playlist'lerime girip orada kalamasalar da halk müziklerini severim. Ancak Isihia'yı dinlediğimde farklı bir duyguya kapılmıştım. Bildiğim herşeyden farklıydı. İçe kapanıktı. Arayış içinde bir ruhu yansıtıyordu. Dinleyeni geçmişten bir kareye götürüp, kısa bir süre o karede dondurup izlemenizi sağlar nitelikte bir yoğunluğu vardı.
Tabi, ilk dinlediğimde bu yargılara asla varamazdım. Şimdi dinledikçe anlamlandırdığım hisler bunlar.
Bulgaristan doğumlu olmama rağmen, Bulgar kültürüyle ilgili ne kadar az şey bildiğimi öğrendikçe gördüm. Bu yazının konusu Isihia da buna dahil. Isihia aslında bir folk müzik/kültür gösteri projesi olmaktan çok Bulgar kilisesinden ayrılan ruhbanların kurduğu bir tarikat. Tanrıya yaklaşmanın yollarını, kilisenin mainstream tutumundan ayırarak mağaralarda ve kendi kurdukları dağ evlerinde kendilerini tecrit ederek aramışlardır.
Bu arayışı da Isihia müzikleştirip, Orisia ile dans gösterisi olarak izleyicileri sunmuştur.
Öylesine ki, bugüne beni günü blogu ilan bile etmişler. Beni değil tabi, karadamarı :) Neyse işte. Herşey çok güzel de bir screenshot alamamışlar mı, yoksa hani biz sana küstük bir aralar, haberin olsun diye mi "en kısa zamanda güncelliyoruz" demişler?!
Yarın oldu bile!
P.S: Yazı dili ve tonu tamamen şaka yolludur. Yanlış anlaşılmasın ya da anlaşılsın, bazen yanlış anlaşılmalar daha düzgün meallere yöneltebiliyor.
Single parçası olan ve klibiyle sansasyon yaratan Pussy'yi dinledikten sonra oldukça soğumuştum ve beklentilerimi minimuma indirmiştim fakat geçen gün albümü dinlemek istedim. Aksi zaten Rammstein'a tarafımca edilmiş bir ayıp olurdu.
Genel anlamda beni pek tatmin etmedi LIFAD ancak bu yazı da zaten bu albümü review yapma amacı gütmüyor. Yakında onu da yaparım.
Asıl bahsetmek istediğim beni fazlaca etkileyen Frühling in Paris [Paris'te ilkbahar]. Şarkı sözleri her zamanki gibi Rammstein lirikliğinde (her ne demekse artık).
Sözlerin arkasında yatan "derin" anlamı henüz çözebilmiş değilim ancak parçanın nakarat kısmını oluşturan "Oh non, rien de rien, Oh non, je ne regrete rien" dizelerinin aslında bir Edith Piaf şarkısından alıntı olduğunu öğrendiğimde Rammstein hayranlığım bir nebze daha katlandı. Aslında-bunu-benim-düşünmem-gerekirdi kıskançlığı kavradı her tarafımı.
Aşağıda, yeni albümün şerefine, şarkının üzerinde dört saat kafa patlatmış ve piyano bölümlerine eşlik ederek kaydetmiş bir Rammstein hastasının videosunu bulacaksınız. Albüm versiyonundan ayrı başka bir sevdim bu yorumu, sanki o Fransız melankolisini daha da bir güçlendiriyor.
http://www.youtube.com/watch?v=0N5Av2FY914
Paris'te ilkbaharın (asıl) mealini çözebilmiş değilim. Almanca bilip de derinliğini çözen arkadaşlar varsa lütfen bir adım öne çıksınlar ki ben de aydınlanayım. Sadece şarkıdan etkilenip, şuursuzca dinlemek bir noktadan sonra yetmemeye başlıyor zira :)
Bir de o güzel nakarata - belki de şarkının duygusunun - esin kaynağı olan ablayı dinleyelim:
Benim neredeyse hiç karşılaşmadığım bir gruptan bahsetmek istiyorum.
Deneysel müziğin üç aşağı beş yukarı ne olduğunu hemen hemen herkes bilir. Ancak bu bahsedeceğim Lüksemburg'lu neo-fedailer bambaşka.
Öncelikle, Rome'un karanlık ve kasvetli bir havası olduğundan bahsedip uyarayım. Sonradan, bu Besimi övüp övüp duruyor, depresyonlardan depresyon beğeniyoruz şeklinde durumlar çıkmasın :)
Ambiyans havasının koyusunu hayal et sevgili kardeşim, bacım sen de düşün böyle arkafondan hafiften şanson ezgileri geliyor, bakkal amca da böyle en folk'undan bir saz dinletisi açmış olsun. Bunun üzerine, üniversite üçüncü sınıf öğrencimiz dışardan son derece yıkıcı, apokaliptik şiirler yazıyor olsun, ancak yazdığı mısraların ötesinde bir umut ışığı olsun. O umut ışığının sönmemesine ufaktan da olsa kemanıyla yardımcı olan bir de konservatuar öğrencisi olsun. Bu türde bir harman düşünebilen varsa beri gelsin!
İşte neo-folk, post-industrial gibi kalıplara sığdırılan Rome buna benzer bir karmayla karşımıza çıkıyor. Grup, tek kişilik bir Jerome Reuter projesi iken arkadaşı Patrick Damiani'nin katılımıyla yaratıcılıklarına daha da bir güç katıyor.
Yazının başında bahsettiğim karamsarlık ve hüzün temasının ötesinde, umut ışığı gören bir silüet var. Jerome Reuter'in yazıp söylediği şarkıların şiirselliği, tonu ve mesajı tamamen insanlığın halihazırda bulunduğu çöküş ve içten içe kendini yoketme haline birer gönderme.
Basit bir yerginin ötesinde, insanlığın kendini aşmaktan ve bir kereye mahsus ancak tamamen gelecek nesillerin iyiliği adına yapılacak gönüllü ve kontrollü bir yokoluş sunuyor. Fazladan doğruculuk var aslında Rome'da.
Bırak evreni, kendisini bile tanımaktan çekinen bu insanoğluna Jerome Reuter'in teklifi, gel hep beraber, eksiğiyle fazlasıyla hepimiz küllerimizden yeni bir "biz" oluşturmak için kendimizi feda edelim. Biraz ekstrem, biraz kamikaze vari istek ve idealler gibi gelse de kulağa, tamamen insanca ve içten duygulardan oluştuğundan, Rome'un ruhundan şüphe etmek kendi adıma oldukça güç.
Daha önceki iki albümden oluşan iki edit parçanın yer aldığı "To Die Among Strangers" albümünü merak edenlere kesinlikle tavsiye ederim. Özellikle de "Wir Götter Der Stadt" parçasının insanın dimağında bıraktığı o kıyamet sonrası sessizlik ve düzensizliğin rahatlık ve özgüvenle birçok şeyi değiştirmek istiyor insan şu dünyada...
Dört genç içlerindeki müzik aşkıyla kavrulurken pasif dünleyici durumundan çıkıp "abi biz de birşeyler çalalım" kafasıyla kim ne bulduysa çalmaya başlarlar.
Bu dört gencin kaderi üniversite okudukları yurtdışında bir şekilde birleşir. Kanka vaziyetleri yaratılır, ileride hepsi tıp emekçisi birer doktor olacaktır ancak bu ciddiyet halihazırdaki beğeni ve tercihlerini niye etkilesindir.
İşte bu gençlerle oturup sohbet ederken, biramızı yudumlarken "abi biz grup kurduk, stüdyoya girdik" şeklinde bana aktarılınca ben de manyakça gaza geldim. Daha önceden, ev stüdyosu gibi bir ortamda birkaç vokal ve basmakalıp bas denemelerim olmuştu fakat stüdyo provası deyince bambaşka oldum.
Ben de biraların sayısının fazlalığından olsa gerek, eh ben de gelip vokal yapayım madem, şeklinde biraz da emrivaki bir edayla öneride bulundum. Kuruldan olumlu kararla önerim kabul edildi.
Bülent (bateri), The Goat (bas), Fehim (gitar) ve Faik Can (gitar)'dan oluşan kadroya damdan düşer gibi ben de sesim(!)le katıldım.
Ahan da kavırladığımız parçanın orijinali. Aslında, kayıt yapmak şarttı fakat herkeste bir heyecan (ben dahil) o yüzden önünüze birşey sunamamın nedeni kayıt işini daha sonraya bırakmamızdan oldu.
Şöyle söyleyeyim, Mille'nin vahşiliğini yakaladım (en azından bana öyle geldi) ancak çok daha alçak tonlarda tabi ki.
Judas'tan o meşhur parçayı da birkaç defa denedik. Yok, Halford'un sesinden çıkan notalarla birşey söyleyemeyeceğimi anladım.
Zaten, Kreator'ın Phobia'sı yeterince gazdı ve tarz olarak bana hiç de uzak değildi.
Böyle işte.
Sağlıcakla!
P.S: Hafiften tekrar yazmaya mı ısınıyorum nedir!? :)