13 Eylül 2010 Pazartesi

Doktrin_sample (remastered).mp3

Mi Kubbesi için hep, uzayda müzik adına bizden birşeyler çalınacaksa bunun adı mutlaka Nekropsi olmalıdır dedim. Tabi bunu söylerken de etrafımdaki insanların kim olduğuna dikkat ettim. Yoksa deli damgası yemiştim şimdiye kadar.

Nekropsi'nin algı sınırlarını zorladığını, hissiyattan huysuzluğa, koyvermişlikten takıntılara doğru dinleyeni götürüp getirdiğini düşünen/hisseden kaç kişi vardır bilmiyorum ama daha da ileri giderek şunu da diyebilirim gönül rahatlığıyla; insan neyi, kimi, hangi varlığı veya boyutu hayal ediyorsa, işte Nekropsi dinleyiciyi hayaliyle buluşturabilen arabirimdir gözümde.

Yine vokal yok. Tatminkar miktarda kinaye sample'ları, harf devrimi'ne takılmaca, bülent ersoy'dan ateis'e ufak da olsa yerinde bir katkı var.

Korn ve Primus arası bir bas yoğunluğu var. Bateri tonu da Mi Kubbesi'nden uzaklaşıp, Sayı 2'den devam edilmiş gibi görünse bile tamamen 1998'e özgü.

Elektroniği harika olmuş. Nekropsi'nin böylesine bir evrime kaymaları kesinlikle tesadüf değil. Oldunluğun ta kendisi.

Albümü daha dün edindim. Burdan dinlemiştim elime geçmeden önce.

İlgilenenlere. favit'te oku

20 Nisan 2010 Salı

Tanrı'nın da beyaz olanı makbuldür: Belus


Varg Vikerness geçen yıl serbest kaldı, 2010'da da albümünü yayınladı. Beklentiler, yorumlar vardı albümle ilgili her cepheden.

Belus'tan en çok sevdiğim Glemselens Elv'i dinlerken kendi kendime neden Belus'u şimdiye kadar yazmadım dedim. Albüme her ne kadar önyargılı da yaklaşmış olsam, dinlemekten keyif aldığım parçalar ortaya çıkarmış Varg isimli insandostu(!).

Albüm ismi olarak Belus'u seçmesinin ardında ırkçılık iddialarını cevaplamaktan bıktığını düşünüyorum ben. Belobog, White God potansiyel albüm isimleri arasındayken, "Lan, Belus koyalım adını da, zaten kimse ne olduğunu bilmez anlamaz" hahfifliği sezdim ben.

Burzum'un Filosofem'deki olgunluğunu yakalayıp anlayan herkes aynı tadı aramış mıdır bu albümde bilemiyorum. Ben, bu tadı Glemselens Elv'de yakaladım. Filosofem'deki yırtıcı vokallere, keskin gitar sound'una ve arka planda gücünü alıp parçayı dağıtmadan harmoniye katılan güçlü ve zayıf davullara rastlayamasam da bana göre Glemselens Elv albümün en olgun parçası. Olgunluktan bahsederken aktif bir enerjinin aynı yörüngede dönerek değişime uğramadan gelişmesinden bahsedemeyiz tabi ki.

Filosofem'deki düşünceler ve hayat görüşüyle, Belus'u ortaya çıkaran şartları birbirinden çok farklı görüyorum. Tüm bunları göz önünde bulundurarak albüme geçer not veriyorum ve Varg'ın geçmişteki icraatlarını da değerlendirerek kanaat notuyla birlikte yıldızlı pekiyi'yi hakettiğini düşünüyorum.

Albüm introsu, kola kutusunu boş masaya vurursunuz ya hani, ona benzer bir melodide. Hafif rahatsız edici, hafiften de "oha bu ne" dedirten bir açılış.

Belus'un genel havası black metal temalı ritim ve gitarlarla dolu. Ağır black metal havasını ise Keliohesten parçasında hissettim.

Ağır havanın yanında, benim aldığım elektrikte garip bir tatlımsı his de var, ne yalan söyleyeyim. Üç biradan sonra, dördüncüye geçmeden önce az karamelli küçük bir şeker atarsın ağzına, üstüne de bir sonraki birayı çakarsın, işte böyle bir tatlımsı-acımsı duygu seziyorum :)

Genel olarak, olgun bir yumuşaklık var Belus'ta. Ruh haline göre herkesi farklı köşelere gönderecek yoğunlukta bir olgunluk ve göreceli bir yumuşaklık.

Peki, isim seçiminde bir ırkçılık söz konusu mudur?
Evet. Veya hayır. Irkçıdır, sağcıdır, değildir... Olabilir de.

Önemli olan 'beyaz' olması.

P.S: Pasifagresif'te yayınlanmış albüm kritiğini de okumanızı tavsiye ederim http://www.pasifagresif.com/2010/03/burzum-belus/ favit'te oku

22 Mart 2010 Pazartesi

Oradaydım: Beograd'dan bir Ramştayn geçti





Dinlediğim müziği, soluduğum havayı, içtiğim suyu farklı algılamama sebep olan bir grubu, bulunduğum Sofya'ya bu kadar yakın bir yere uğramışlarken kaçırmam büyük ayıp olurdu. Sofya'ya da gelecekler, İstanbul'a da. Yine de onları Belgrad'da, sadece onlara adanmış bir sahnede izlemek bambaşka bir duygu yoğunluğu.

Belgrad'a vardığımız gibi Beograd Arena'ya gidip online biletlerimizi resmileştirip biletlerin aslını aldık, nolur nolmaz diye. Konserin heyecanı, havanın muhteşemliği ve turist merakıyla verdik kendimizi şehri gezmeye. Gezinin bu kısmını daha sonra hayvansalgıda'da anlatacağım.

Rammstein'a support olarak Combichrist adında (anladığım kadarıyla Rammstein'la birlikte baya bir yeri turlamış, milleti ısıtmışlar) bir grup çıktı. Support dediğin grup seks öncesi, sana ateşli bir ön sevişme yaşatacak partnöre benzemeli ancak Combichrist'ı hiçbirşeye benzetemedim. Dahası, oynadı oynadı bıraktı misali, şovdan öteye gitmeyen bir sahne ortaya koydular.

Rammstein çıkmadan ise uğultulu bir intro girdi karanlık salon atmosferine. Hemen intronun Rammlied'e ait olduğunu anladıktan sonra ise ilk sahne şokunu yaşadım. Grup arka dekoru balyozlarla yararak çıktı sahneye. Rammlied'le başlayan şölen, LIFAD'dan birçok parçayla devam etti. Yeni albümden fazlaca çalmaları hiç de şaşırtıcı bir durum değil, aksine beklenecek en normal şey. Çok ufaktan da olsa halay kırıklığına uğradığım durum Führe Mich, Donaukinder ve Halt gibi muhteşem parçalara (son albümden olmalarına rağmen) yer vermemiş olmalarıydı. E, tabi bunlar bonus track ne de olsa.

Bu açık (açık denebilirse tabi) Engel, Feuer Frei! ve Links 234 ile çok güzel de kapatıldı. Herkes çok mutluydu. Bu derece heyecanlı ve coşkulu konser seyircisi görmemiştim açıkçası. Hırvatı, Karadağlısı, Bulgarı, civardaki tüm milletlerden gelebilen herkes gelmiş. Benim üni'den okul arkadaşım Boshko da konsere bilet almıştı, görüştük şehre gelir gelmez. Zaten Belgrad'lı kendisi. Fakat, bilet kıtlığından FanPit'te yer bulabilmişti. Bileti daha sonradan değiştirebilmiş, ground floor'a girmişti ama o cehennemi kalabalıkta bir türlü buluşamadık. İnanılmaz bir şekilde, yerinden kıpırdayamıyorsun, herkes içiçe girmiş, kenetlenmiş halde duruyordu. Sonra öğrendim ki, sahne dumanları, içilen sigara ve kalabalıktan fenalaşıp evine dönmüş Boshko. Bense konser çıkışında bir saat onu arıyorum bekliyorum. Sağlık olsun.

Till Lindemann ve Flake'in sergiledikleri mizansenden tutun, ateş şovuna ve tabi ki Engel'de Till'in kanatlı/ateşli gösterisine kadar herşey muhteşemdi.

Genç olan, kendini genç hisseden, kalbine güvenen her Rammstein dinleyicisine mutlaka gidin izleyin diyebileceğim bir canlı şölendi Belgrad'dan edindiğim izlenimler. Till'in vokali albümlerde çıktığı gibi kesinlikle değildi ancak her gün her gün konser verdiklerini düşünürsek oldukça normal ve konser performansı re-master edilmeden her sesin doğala en yakın haliyle duyduğun yerdir. Konser atmosferinin neye benzediği ile ilgili meraklarını içinde tutamayanlar için düşük kaliteli de olsa etkileyici bir video görseli buyurun hemen aşağıda:



Bendeniz de fanpit'in hemen arkasında ortalardayım. Gören varsa dürtüversin beni :) favit'te oku

20 Mart 2010 Cumartesi

Belgrad yolcusu kalmasın

Sonisphere diye bir music fest var, heryeri bir telaş bir heyecan aldı, farkındayım.

Sonisphere'e Rammstein da geliyor. Fest İstanbul'a da geliyor. Büyük ihtimalle ben Sofya ayağını yakalayacağım. Önümüzdeki hafta biletleri tedarik etmekle uğaşacağım, tükenmediyse tabi.

Bu festival ilan edilmeden aylar önce Rammstein'ın turnelerini yakından takip ederken, takvimde Belgrad'ı gören ben, daha önce Sırbistan'a gitmemişliğin verdiği gazla hemen atladım ve biletleri çok önceden aldım. Konser bugün Belgrad Arena'da saat 20:00'de.

Sabah 7:30'da Vasko evin önünden alacak, Marfi de yoldan bir yerden binip Sırbistan yolcusu kalmasın naraları çekilecek.

Fotolar en erken pazara burada.

Takipte olun (: favit'te oku

16 Mart 2010 Salı

Sanat, sanatın içinde midir yoksa Volk'ta mıdır?


Ve sıra geldi Laibach'a!

Uzun süren bir ısınma, değerlendirme ve özümseme döneminden sonra Laibach'ın Volk'u için iki çift laf edebileceğimi düşünüyorum artık.
Bilmeyenler, dinlemeyenler için söyleyelim. Volk, 14 ülkeyi [kültürü] kapsayan konsept bir albüm. Adından da anlaşılacağı gibi, "halk"ları ele almış Laibach. Kimse albümün mesajında 'hepimiz kardeşiz' safsataları aramasın. Volk'un felsefi yönünün güçlü olmasının yanında müzikalitesi tartışmasız olarak çok yüksek ve dengeli bir güzellikte.

Endüstriyel/elektronik yapıya uygun ana vokaller, melankoli seviyesi çok iyi tutturulmuş arka ve bayan vokallere bir de kusursuz synthesizer riffler eklenince, günlerce (hatta haftalarca) kulağımdan eksik etmediğim bir müzik ziyafetiyle karşılaştım ilk başta. Sonrasında, müziğin kendisinden çok Volk konseptiyle anlatılmak istenenin üstüne eğilme ihtiyacı hissettim. Zaten, albüm bütünlüğünü, asıl özümsemeyi o zaman sağladım kendi içimde.

Aralarında Türkiye'nin adının da geçtiği parçaların arasında dikkat çekici olanları Germania, America, Anglia, Rossiya, Yisra'el ve Slovania. Belki Espana da katılabilir aralarına, zorlarsak eğer. Germania'da Almanya'nın 2.Dünya Savaşı'ndan bu yana taşıdığı eziklik ve geçmişini ne unutmayı başardığından ne de Almanlar'ın kendisini tamir edemediğinden yakınan bir sorgulama var. Do you think you can make it, Deutschland?

America'nın mesajı oldukça açık aslında. Varolan tüm insani değerleri yeni yetme bir toplum(!) nasıl eline alıp, evire çevire insanlığa karşı olumsuz bir araç haline nasıl getirir'in doğrudan soru üstüne soru yergisi kullanılmış. Favorilerimden :)

Anglia'ya ne denir ki. Yanar döner, kendine halen yer bulmaya çalışan holivut özentisi bir kültür desem çok mu ağır kaçar?! Evet, kaçar. Laibach'ın sözleri de birçok farklı teoriye dayanak olabilir aslında. So, you still believe you're ruling the world?

Ruslar'da durum biraz farklı. O ihtişam, büyüklük ve görkem imparatorluğun arkasında Sibirya buzlarından kaynağını alan bir demir soğukluğu var. Çaresizliğin, ümütsiz bakışların o büyük resimde kaybolmasının bir anlamda da acı tablosu gibi. Birlik ve beraberliğin birey bazında aslında çoktan yok [edildiğinin] olduğunun altı kalın bir şekilde çizilmiş. Nakarat kısmı çok tatlı ve dinlenesi.

Beni en çok etkileyen parça ne yalan söyleyeyim, Yisra'el. Bir kere, parçanın söz-müzik harmonisi güçlü etnik bir kimliğe büründürülmüş Laibach tarafından ve bu taviz kabul görmez kimliğin gücünden etkilenmemek çok zor. Yisra'el'de, İngilizce sözlerin arka fonunda İbranice ile süslenip nakaratta da Filistin milli marşıyla karşılaştığınızda "ulan manyak mı bu adamlar" diyesiniz geliyor (bkz. ben dedim). Ancak, kişisel yorum kaldırabilecek yapıda bir manada ortaya çıkarılmış bir eser. Parçanın sonlarına doğru duyulan telsizden İbranice vokal solosuna dikkat derim. Melodisi de bal resmen.

Slovania'da tam olarak anlayamadığım bir Polonya eleştirisi var ki, şahsi yorumum Polonya'nın Katolik yolu seçip diğer Slav toplumlardan ayrılmış olmasıyla çok alakalıdır şeklinde yapabileceğim bir yorum. Buram buram olmasa da evet, hafiften pan-slavist kokular geliyor.

Bize gelince, Türkiye'nin sözleri de diğer birçok parçada olduğu gibi istiklal marşı'ndan alınmış. Hatta, Türkçe geri vokalle de zenginleştirilmiş, "Atatürk, Atatürk,.." vurgusuyla bitirilmiş. Peki ne anlıyoruz bundan? Biz Türkler'in milli kimliği çok belirgin ve güçlüdür. Bu kimliği Atatürk'ün getirdikleriyle daha da güçlendirip demir sağlamlığından ödün vermeden geçmişe dönük olarak hep bir kurtarıcı hayaliyle geçirilmiş bir ömrün, geçmiş kazanımlarla geleceğe bakamayışımızın boşluğunu görüyorum ben. Geçilen yolun çok iyi olması tek başına yeterli bir etken değil, onu anlıyorum. İstikbal'i karşı komşu evin duvarında ya da siyasetçilerin vaatlerinde aramanın doğru olmadığını anlıyorum. Teoride ve pratikte bir milletin afallamasını görüyorum ayrıca. Fazla ileri gitmeden, devamını göremeden herkesin kendi yargısına bırakmak istiyorum.

Sevgiyle! favit'te oku

12 Ocak 2010 Salı

What word is your f.r.i.e.n.d?

Cake'in kafa karıştırıcı, acı-tatlı olduğu kadar bir o kadar da anlaşılmamış parçası "Friend Is A Four Letter Word" takıldı bugün aklıma. Ne kadar anlamaya, anlamlandırmaya çalışsam da bu konuda pek de başarılı olmadığımı yaptığım bir iki şarkı sözü aramasından sonra anladım.

"Friend"e dört harfli diyor ya sevgili Cake, ben de ne olabilir derken aklıma "fiend" geldi. Hani sevgiyle nefret arasındaki o ince çizgi davası. Aslında, mantık olarak doğru yolda olduğumu anladım ufak araştırmadan sonra fakat tüm olasılıkları gözden geçirmediğimi gördüm.



http://www.youtube.com/watch?v=Mm70afsCO7k

İngilizce'de dört harflilerin ne anlama geldiğini şuradan okuyalım hemen. Resim hemen kafanızda beliriveriyor mu yoksa inanmak istemiyor musunuz?

Elemanın biri yorumunu bırakmış ve dört harflinin "love" olduğunu iddia etmiş. Ne kadar güzel değil mi? Safça olduğunu eklememe de gerek yok herhalde.

Diğer versiyon ise "four-letter-word" tanımına uyanlardan bir tanesi. Artık hangisini seçerseniz. Bence fuck'tan öteye gitmez. Giderse de Cake'in ayıbı olarak sayarım, hiç de karışmam. Zaten hayal kırıklığına uğratmışlar beni, işim yok bir de ağzımı bozacağım şimdi.

Pfff...

Daha önce de yazmışım Cake'i, ne diye yazıyorum ki tekrardan?! favit'te oku

7 Ocak 2010 Perşembe

Psişik Mantar ve Benim Numaram Ne?

Fehimle ormana gitmişiz bir gün. Maksat mantar toplamak. Çok da anladığımızdan değil. Önemli olan doğanın içinde olmak. Mantar arayacağız sözde, ormanın derinliklerine dala dala oldukça içeri girdiğimizi farkediyorum bir anda.

Aniden etrafımızdan çeşitli silüetler geçmeye başlıyor. Fehim, “abi bunlar cin galiba” diyor. Ben de sakin ol, normal şekilde yürümeye devam et, neden geldiğimizi unutma diyorum. Beyaz karaltı şeklindeki silüetlerin sayısı ve yanımızdan geçme sıklığı arttıkça Fehim daha huysuzlanmaya başlıyor.

Silüet dediğime bakmayın. Fehim o gerginlikle tutuyor bir tanesini, yere çalıyor. Silüet gibi görünen şey olduğu yerde kalıveriyor. İnsanmışçasına! Ardından gelenlerden bir diğerini de aynı şekilde yere vuruyor bu [ecinniler] anında oldukları yerde ölüyor.

Ben ise, daha ikinci cinin ölümünü görmeden Fehim’e kızgınlıkla bağırıyorum. Anlayamadığım bir büyüyü bozmuş olmasına içerleyerek.

Ben: Neden öldürdün, ne zararı var sana?
Fehim: ....
B: Senin cininin numarası kaç?
F: Ne cini?
B: Herkesin kendine ait bir cini var

................................

Fehim öldürdüğü cinlere bakıp hasstri basıyor. Koş, git kendi cininin numarasını öğren diyorum Fehim’e. Neden, diyerek beklediğim bir soruyla cevap veriyor bana.

B: Çünkü, cin öldürmek bağımlılık yapar!
F: 21222.

favit'te oku

3 Ocak 2010 Pazar

Balkanlar mistisizmi ve self-tecrit

Yıllar evvel, daha üniversite sıralarında term-paper yazmaya, kütüphanede uyuklamaya çalışırken yakın dostum, tuhaf kişilik İliya'nın dinlememi tavsiye ettiği bir Bulgar folk grubunun hem görsel hem de işitsel olarak ortaya koydukları eseri dinlemeye başlamıştım.

Topluluğun adı Isihia, eserleri ise Orisia.

Hiçbir zaman playlist'lerime girip orada kalamasalar da halk müziklerini severim. Ancak Isihia'yı dinlediğimde farklı bir duyguya kapılmıştım. Bildiğim herşeyden farklıydı. İçe kapanıktı. Arayış içinde bir ruhu yansıtıyordu. Dinleyeni geçmişten bir kareye götürüp, kısa bir süre o karede dondurup izlemenizi sağlar nitelikte bir yoğunluğu vardı.

Tabi, ilk dinlediğimde bu yargılara asla varamazdım. Şimdi dinledikçe anlamlandırdığım hisler bunlar.

Bulgaristan doğumlu olmama rağmen, Bulgar kültürüyle ilgili ne kadar az şey bildiğimi öğrendikçe gördüm. Bu yazının konusu Isihia da buna dahil. Isihia aslında bir folk müzik/kültür gösteri projesi olmaktan çok Bulgar kilisesinden ayrılan ruhbanların kurduğu bir tarikat. Tanrıya yaklaşmanın yollarını, kilisenin mainstream tutumundan ayırarak mağaralarda ve kendi kurdukları dağ evlerinde kendilerini tecrit ederek aramışlardır.

Bu arayışı da Isihia müzikleştirip, Orisia ile dans gösterisi olarak izleyicileri sunmuştur.

Ben daha çok müzikal yanında tutuklu kaldım.




http://www.youtube.com/watch?v=HjQGq_Ooees favit'te oku

27 Ekim 2009 Salı

Yarın oldu kardeşim!?

Abilerim ablalarım elimde bir adet blog var, hor gördüm bir aralar, pek ilgilenemedim, blog küstü, dünya küstü, baktım bir ara Bloxoo da küstü.

Sonra ben kendime geldim, tekrardan birşeyler yazayım eften püften, diş kovuğunu doldurmaz laflar edeyim falan filan derken Bloxoo kardeşle aramız tekrardan düzeldi.

Öylesine ki, bugüne beni günü blogu ilan bile etmişler. Beni değil tabi, karadamarı :) Neyse işte.
Herşey çok güzel de bir screenshot alamamışlar mı, yoksa hani biz sana küstük bir aralar, haberin olsun diye mi "en kısa zamanda güncelliyoruz" demişler?!

Yarın oldu bile!

P.S: Yazı dili ve tonu tamamen şaka yolludur. Yanlış anlaşılmasın ya da anlaşılsın, bazen yanlış anlaşılmalar daha düzgün meallere yöneltebiliyor. favit'te oku

25 Ekim 2009 Pazar

Oh non, rien de rien



Uzun süredir beklenen Rammstein albümü geldi.

Albümün adı, Liebe Ist Für Alle Da [There is love for everyone].

Single parçası olan ve klibiyle sansasyon yaratan Pussy'yi dinledikten sonra oldukça soğumuştum ve beklentilerimi minimuma indirmiştim fakat geçen gün albümü dinlemek istedim. Aksi zaten Rammstein'a tarafımca edilmiş bir ayıp olurdu.

Genel anlamda beni pek tatmin etmedi LIFAD ancak bu yazı da zaten bu albümü review yapma amacı gütmüyor. Yakında onu da yaparım.

Asıl bahsetmek istediğim beni fazlaca etkileyen Frühling in Paris [Paris'te ilkbahar]. Şarkı sözleri her zamanki gibi Rammstein lirikliğinde (her ne demekse artık).

Sözlerin arkasında yatan "derin" anlamı henüz çözebilmiş değilim ancak parçanın nakarat kısmını oluşturan "Oh non, rien de rien, Oh non, je ne regrete rien" dizelerinin aslında bir Edith Piaf şarkısından alıntı olduğunu öğrendiğimde Rammstein hayranlığım bir nebze daha katlandı. Aslında-bunu-benim-düşünmem-gerekirdi kıskançlığı kavradı her tarafımı.

Aşağıda, yeni albümün şerefine, şarkının üzerinde dört saat kafa patlatmış ve piyano bölümlerine eşlik ederek kaydetmiş bir Rammstein hastasının videosunu bulacaksınız. Albüm versiyonundan ayrı başka bir sevdim bu yorumu, sanki o Fransız melankolisini daha da bir güçlendiriyor.



http://www.youtube.com/watch?v=0N5Av2FY914

Paris'te ilkbaharın (asıl) mealini çözebilmiş değilim. Almanca bilip de derinliğini çözen arkadaşlar varsa lütfen bir adım öne çıksınlar ki ben de aydınlanayım. Sadece şarkıdan etkilenip, şuursuzca dinlemek bir noktadan sonra yetmemeye başlıyor zira :)


Bir de o güzel nakarata - belki de şarkının duygusunun - esin kaynağı olan ablayı dinleyelim:



http://www.youtube.com/watch?v=lYF6j9sgXVA favit'te oku

20 Ekim 2009 Salı

Romalı perişan


Benim neredeyse hiç karşılaşmadığım bir gruptan bahsetmek istiyorum.

Deneysel müziğin üç aşağı beş yukarı ne olduğunu hemen hemen herkes bilir. Ancak bu bahsedeceğim Lüksemburg'lu neo-fedailer bambaşka.

Öncelikle, Rome'un karanlık ve kasvetli bir havası olduğundan bahsedip uyarayım. Sonradan, bu Besimi övüp övüp duruyor, depresyonlardan depresyon beğeniyoruz şeklinde durumlar çıkmasın :)

Ambiyans havasının koyusunu hayal et sevgili kardeşim, bacım sen de düşün böyle arkafondan hafiften şanson ezgileri geliyor, bakkal amca da böyle en folk'undan bir saz dinletisi açmış olsun. Bunun üzerine, üniversite üçüncü sınıf öğrencimiz dışardan son derece yıkıcı, apokaliptik şiirler yazıyor olsun, ancak yazdığı mısraların ötesinde bir umut ışığı olsun. O umut ışığının sönmemesine ufaktan da olsa kemanıyla yardımcı olan bir de konservatuar öğrencisi olsun.
Bu türde bir harman düşünebilen varsa beri gelsin!

İşte neo-folk, post-industrial gibi kalıplara sığdırılan Rome buna benzer bir karmayla karşımıza çıkıyor. Grup, tek kişilik bir Jerome Reuter projesi iken arkadaşı Patrick Damiani'nin katılımıyla yaratıcılıklarına daha da bir güç katıyor.

Yazının başında bahsettiğim karamsarlık ve hüzün temasının ötesinde, umut ışığı gören bir silüet var. Jerome Reuter'in yazıp söylediği şarkıların şiirselliği, tonu ve mesajı tamamen insanlığın halihazırda bulunduğu çöküş ve içten içe kendini yoketme haline birer gönderme.

Basit bir yerginin ötesinde, insanlığın kendini aşmaktan ve bir kereye mahsus ancak tamamen gelecek nesillerin iyiliği adına yapılacak gönüllü ve kontrollü bir yokoluş sunuyor. Fazladan doğruculuk var aslında Rome'da.

Bırak evreni, kendisini bile tanımaktan çekinen bu insanoğluna Jerome Reuter'in teklifi, gel hep beraber, eksiğiyle fazlasıyla hepimiz küllerimizden yeni bir "biz" oluşturmak için kendimizi feda edelim. Biraz ekstrem, biraz kamikaze vari istek ve idealler gibi gelse de kulağa, tamamen insanca ve içten duygulardan oluştuğundan, Rome'un ruhundan şüphe etmek kendi adıma oldukça güç.

Daha önceki iki albümden oluşan iki edit parçanın yer aldığı "To Die Among Strangers" albümünü merak edenlere kesinlikle tavsiye ederim. Özellikle de "Wir Götter Der Stadt" parçasının insanın dimağında bıraktığı o kıyamet sonrası sessizlik ve düzensizliğin rahatlık ve özgüvenle birçok şeyi değiştirmek istiyor insan şu dünyada...




Rome böyle.

Sağlma fikir, sağlam müzikte bulunur! favit'te oku

19 Ekim 2009 Pazartesi

Kan-ter-ses

Dört genç içlerindeki müzik aşkıyla kavrulurken pasif dünleyici durumundan çıkıp "abi biz de birşeyler çalalım" kafasıyla kim ne bulduysa çalmaya başlarlar.

Bu dört gencin kaderi üniversite okudukları yurtdışında bir şekilde birleşir. Kanka vaziyetleri yaratılır, ileride hepsi tıp emekçisi birer doktor olacaktır ancak bu ciddiyet halihazırdaki beğeni ve tercihlerini niye etkilesindir.

İşte bu gençlerle oturup sohbet ederken, biramızı yudumlarken "abi biz grup kurduk, stüdyoya girdik" şeklinde bana aktarılınca ben de manyakça gaza geldim. Daha önceden, ev stüdyosu gibi bir ortamda birkaç vokal ve basmakalıp bas denemelerim olmuştu fakat stüdyo provası deyince bambaşka oldum.

Ben de biraların sayısının fazlalığından olsa gerek, eh ben de gelip vokal yapayım madem, şeklinde biraz da emrivaki bir edayla öneride bulundum. Kuruldan olumlu kararla önerim kabul edildi.

Bülent (bateri), The Goat (bas), Fehim (gitar) ve Faik Can (gitar)'dan oluşan kadroya damdan düşer gibi ben de sesim(!)le katıldım.



Ahan da kavırladığımız parçanın orijinali. Aslında, kayıt yapmak şarttı fakat herkeste bir heyecan (ben dahil) o yüzden önünüze birşey sunamamın nedeni kayıt işini daha sonraya bırakmamızdan oldu.

Şöyle söyleyeyim, Mille'nin vahşiliğini yakaladım (en azından bana öyle geldi) ancak çok daha alçak tonlarda tabi ki.

Judas'tan o meşhur parçayı da birkaç defa denedik. Yok, Halford'un sesinden çıkan notalarla birşey söyleyemeyeceğimi anladım.

Zaten, Kreator'ın Phobia'sı yeterince gazdı ve tarz olarak bana hiç de uzak değildi.

Böyle işte.

Sağlıcakla!

P.S: Hafiften tekrar yazmaya mı ısınıyorum nedir!? :) favit'te oku

13 Ağustos 2009 Perşembe

Takıntı adam olmak

Birşey hoşuma gittiği anda neden müptelası olmak zorundayım.

İnsan, winamp shuffle özelliğini hiç mi kullanmaz?!?

Yazık valla, acımaya başladım kendime. Kaç günden beri dinlediğim topu topu 2 parça var.

Biri de şu aşağıdaki. Nedense elim hep o şarkıya gidiyor...



Sevgi - nefret, birliktelik - ayrılık hepsi içiçe.

Belki de Korn'un tam da olgunlaşamayan duygusu hoşuma gidiyordur.

Kim bile... favit'te oku

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Besimi de değişti

Nedir bu müzik takıntısı?!?!

Yeter beaa... Artık herşeyi dinliyorum kardeşim.

Yabancı memleketleri gezdim gördüm özüme döndüm.

Yeni bir tarikat kurup halk ezgilerimizin yüklü olduğu elektronik müzik eşliğinde ayinler düzenleyeceğim.

Geri kalan herşey yalan!



Şu derecede bir kurt dökme seviyesine ulaşamadım hiçbir zaman.

Kıskandım cidden!!!



Dipnot: Yazarın görüşleri, sitenin müzik ve hayat politikasını yansıtmayabilir. favit'te oku

14 Temmuz 2009 Salı

Dream fest '09


Uzun süredir ihmal ettiğim yazma işini hafiften telafi etmeye karar vermiş durumdayım.

Üzerinden on gün kadar bir süre geçmiş olsa da etkisi hala üzerimde dolanan bir konser var.

Her yıl, Varna'nın Kavarna ilçesinde rock festivali düzenlenir, Kaliakra Rock Fest. July morning adı da verilen bu organizasyon haziran ayının ilk günü başlar. Genelde, Bulgarlar'ın zevki hard rock, heavy metal yönünde olduğundan yeni ve daha güncel müzik gruplarına bu festivalde rastlamak oldukça zor.

Anlaşılacağı üzere, bizim Rock'n Coke olayının bir adım ötesi bu. Neden mi? Çünkü, Türk rock (alternatif ve bilumum türevler de dahil olmak üzere) dinleyicisi cahildir. Alişan dinlerken aniden Kurban dinlemeye, Pentagram tişörtleriyle gezmeye başlamış ve müzikal evrimini bu şekilde tamamlayamayacağını anlamamıştır bile.

Konuyu dağıtmadan festivalden konser izlenimlerime geçeyim.

Dediğim gibi 3 günlük festivalin 3 büyük de konuğu oluyor genelde. Bu sene, görmeye değer adam akıllı grup olarak tek bir Dream Theater vardı.

İlk gün Mötley Crue vardı. Hani şu bateristi Pamela Anderson'ın eski şeysi olan glam rock mı desem yoksa sadece glam olan grup mu desem...

İkinci günün devasa(!) konuğu Scorpions! İyi, güzel, onları da dinlemişizdir bir aralar elbette ancak 34 yıl boyunca da aynı müziği yapamazsın ki kardeşim. 34'ü bir tarafımdan uydurdum ama gerçeğe yakın bir rakam.

Aslında, Dream Theater konusunda da çok şüpheciydim çünkü 2007 İstanbul konserinde hafiften hayal kırıklığına uğratmışlardı beni. Özellikle de o yıl çıkardıkları Systematic Chaos albümü ikinci bir Metallica vakasının habercisiydi sanki.

Konser alanı, Kavarna'nın herhalde tek olan stadyumunda yapıldı. Büyük bir dinleyici güruhu kasaba merkezinden stadın olduğu alana anlaşmış gibi beraber yürüyordu. Klasik metal konser sahnelerinin aksine Dream Theater'ın topladığı dinleyici kitlesi çok farklı kesimlerden geliyordu. 50 yaş üzeri çocuklarıyla gelmiş, 18 yaş altı Slipknot tişörtlerini giymiş, bu türde müzikten zerre kadar anlamayan kadınlar kızlar sırf merakından atlamış gelmiş. Vee tabi ki, stadın orta yerinde kalıp sağlamlığındaki DT kök dinleyicisi!

Işık düzeninden tut, sahnenin kurulumuna kadar herşey oldukça yerindeydi. Pogo yapılmayacağını hissettim ve çok fazla önlere gitmenin anlamı olmadığına karar verdim. Bira kuyruğuna girdim 3 bira kaptım geldim yerime.




Başlangıç tam anlamıyla harikaydı. Images and Words albümüyle başlıyordu. Aynı ruhta da devam etti. Fakat, tabi ki yeni albümden de birşeyler çalmaları gerekliydi. Yanılmıyorsam yeni albüm Black Clouds & Silver Linings'ten de 2 parça çaldılar.

Ancak benim konserde kopma noktam ta ki Awake'ten Erotomania serisi başlayana dek bir türlü gelememişti. Enstrumantal Erotomania'nın hemen hemen her notasını resmen ezbere biliyordum. Canlı canlı dinlemek inanılmaz bir keyifti. Onu takip eden Voices ise Erotomania'nın devamı olan biraz daha panik-atak daha depresif parça. Bu bahsettiğim özellikler tamamen olumlu manalarıyla algılanmalı :)

Herhalde Awake albümüne karşı özel bir sevgim olduğundan mıdır konserin tamamını Awake'ten çalsınlar istedim fakat 2 sıkı parça da bu isteğimi tatmin etmeye yetti.

Dream Theater, Kevin Moore'un eksikliğine ve James LaBrie'nin vokallerine rağmen inanılmaz güzeldi. O konserden aldığım gaz beni hala itekliyorsa daha ne diyeyim.

Bu dönem konser dönemi. Ağustos'ta da Faith No More'un gelmesi bekleniyor. Yine başka bir festival bu da. The Prodigy'nin de geleceği söylentiler arasında ama bakalım.

Dreat Theater'dan yana gördüklerim bunlar. Tabi konser öncesi ve sonrası güneş, deniz, kum üçlüsünden bahsetmiyorum.

Orası da bana kalsın. favit'te oku

19 Haziran 2009 Cuma

Toprak Ana

Şu günlerde Rammstein'dan başka birşey girmese de kulağıma, arayı soğuttuğum Tiamat belirdi hatıralarımın önünde aniden.

'9o ortalarına gelinmeden, adı Rock Kazanı olan saman kağıdına basılı, az renkli, bol içerikli bir dergi vardı. O zamanlar o dergide okuduğumuz yazılar bize zengin gelirdi. Cahildik, bilgisizdik ve müzik hissiyatımız o kadar gelişmemişti henüz fakat öğrenme çabası içindeydik. Biz diyorum çünkü ufak bir metalci tayfaydık. O zamanlar metalci olmak güzeldi, rockçı-metalci etiketlerini seviyordum üstüne üstlük.

Neyse. İlerleyen yıllarda Non Serviam dergisiyle tanıştık. Daha bir dolu içerik, kaliteli baskı formatında, posterli filan bildiğimiz standartlara uygun bir dergiydi. Tiamat'la da tanışmam aynı yıllara denk düşer yanılmıyorsam. Wildhoney albümünün heryerde bolca reklamı çıkıyordu. Century Media adlı plak şirketi, bir sürü grubu pompalıyordu o yıllarda. Mainstream grupların promosyonunda Türkiye'de de bu tür dergilerle çok başarılıydılar.

Tiamat'la tanışmam da bu dergilerden biri aracılığıyla olmuş olsa gerek. Önce TV kanallarının birinde Gaia'nın klibine rastladığımı hatırlıyorum. Çok yavan bir müzik ve soyut bir görsellik olarak algılamıştım ilk izlenimlerimde. Albümü edindiğimde, kendimi dünya ve paralel evrenin ortasında bir yerde bulmuştum.

Fakat o his öylesine güçlü ki, dinleyeni dünyadan koparmıyor tam tersine seni oraya bağlıyor ancak, etrafımızda da neler olup bittiğini görme imkanına ulaşıyorsun.



http://www.youtube.com/watch?v=B9n8fAKLOFs

Dipnot: Dergilerden bahsetmeye başladığımda İstanbul'da halen sakladığım dergi, fanzin, bilumum mecmualarlar ilgili derin bir yazı dizisi yapılabilir. İstanbul'a ulaşır ulaşmaz yapacağım ilk iş. favit'te oku

18 Haziran 2009 Perşembe

Old Testament mi, New Testament mi?



Hristiyanlık olarak bildiğimiz dinin kitap üzerindeki temeli Yeni Ahit'e dayanır. Yeni Ahit, İsa'nın eskisinde eksikler görüp ilaveler yapması yoluyla ortaya çıkan kitaptır. İlaveler, cepten de çıkmış olabilir vahiyle de ışınlanmış olabilir.

Asıl mesele, İncil'i elinize aldığınızda iki kitaptan oluşan bir ürün görüyorsunuz. Şimdi, Museviler Tevrat bizimdir bizim kalacak diyor. Diğer taraftan Hz. İsa, Eski Ahit'i de Hristiyanlar'ın muhafazası altına yerleştirmiştir. Bana sorsanız ne yenisi ne de eskisini seçerim.

Fakat, The Testament deyince eski hallerini bir hatırlarım ki o adamlarla birlikte mainstream thrash dinlemeye başlamıştım.

Yeni halleri olduğunu duydum. Konserler vermeye başlamışlar. Bu tür durumlar bende paranoya uyandırır. Hep bir şüpheyle yaklaşırım eskiden iyi birşeyler ortaya çıkarmış ve fakat daha sonradan da köşesine çekilmiş, sakin bir hayatı tercih etmiş amcaların aniden "biz geldiiik!!!" edasıyla Amerikanvari doğum günü sürprizi şeklinde ortaya çıkmalarına.

O yüzden The old Testament'a sadık kalıp The Ritual albümünden Return to Serenity gibi acı-tatlımsı parça o eski ruhu korumaya yarar.

favit'te oku

4 Haziran 2009 Perşembe

Güneşin gölgesinde

Sana da oldu mu hiç?

Yaz ortasında güneşin altında üşürsün. Fakat öyle basit bir üşüme değildir seni kaplayan. Gün ışığı fazla ağır gelir. Gözlerini yakar.

Uyanmak istemezsin. Oysa, beynine nüfüz etmeye çalışan güneş ışınları, içindeki kara noktaları tek tek yok etmeye taliptir.

Yüreğin Melkor iken, içindeki karşı herşeye karşı koyma arzusu seni Morgoth'a çoktan dönüştürmüştür bile.

Karanlık daha tatlıdır. Daha fazla ıstırap demektir belki de. Fakat kendini de karanlıkta en iyi keşfedersin.

Endişeye mahal yok. Tamamen bir ruh sıkılması durumu ve Summoning'in hissettirdikleri üzerine yazdım bunları.

Summoning - Like some snow-white marble eyes



http://www.youtube.com/watch?v=jz5j-FV4sg8 favit'te oku

3 Haziran 2009 Çarşamba

Heil ahbap, meine Führer!


Her ne kadar da poptu, hiphoptu, hippoptu, çalgaydı (bulgar pop-folk), türk pop, türkRraktan hazzetmesem de şu aşağıda gördüğünüz çalışma beni baya bi eğlendirdi.

Führer'i ressam bilirdik, meğersem yaşasaymış belki de sorunsuz halde renklilerle de anlaşacaktı :p ufak çapta bir teori sadece. Anlamlı mı, hayır değil!



Nereden buldum bunu diye merak edenlere hemen kaynağın urelesini de vereyim :))

Al!
favit'te oku

1 Haziran 2009 Pazartesi

Koka kola, wunderbar und ich hab' keine lust!

Genelde bir grubu uzun süre dinler. İlk başlarda çok eğlenirim. İlerleyen dönemlerde farklı açılar yakalamaya, keşfetmeye başlarım.

Fakat mutlaka bir an gelir, tamam yeter artık, değişik birşeyler dinlesem fena etmem kıvamına gelirim.

Fakat Rammstein adında bir istisna var. Tüm albümgrafiyi dinler dinler başa alırım. Sonra baktım gına gelmeye mi başlıyor bu sefer de videolarını, canlı performanslarını, konser şovlarını izlemeye koyulurum.

Bugünün de böyle bir yönü oldu. En son belki de 1 sene önce izlediğim Keine Lust klibini hatırladım. Sağolsunlar, aşinası olduğum deylimoşında buldum hemen.

Klipte kullanılar kostümdü, makyajdı oralara değinebilecek teknik altyapıya sahip olmadığımdan gördüğüm kadarına gireceğim. Şimdi parçamız hüzünlü mü, popşovlarda dendiği gibi hareketli mi yoksa, cıvıl cıvıl kıpır kıpır mı kim ayırt eder!? Seda Sayan'a sorsak bu ne be, ablam bu müzikler cehenneme boylar bizi dercesine bir feryat basar ve hemen bir sonraki nikahlısına koşar. Korkudan da olabilir az(g)ınlık olmaktan da.

Müslüm baba der ki, bence; Yahu, karrdeşim bunlar da gerekli. Gençler uğraşmış, bir sanatt esserri orrtaya koymuş, saygı duymak gerek.

Bunların hepsi çok yerinde ve gerekli yorumlar olur tabi de ben yine de onların yorumlarını pişmiş aşa katmadan diyeyim ki bu denli bir yaratıcılık, söyleyeceğini dolambaçlı yollardan (hem de Almanca olarak) söyleyen ve güncelliğini kaybetmeyen bir müzikal ziyafetten öte sanatsal bir şova çeviren başka kim vardır?

Daha önce şurada Stripped yorumuna çektikleri klibi savunurken arkasındaki görsel öğeleri bir araya getirirken ortaya çıkardıkları estetikten bahsetmeyi unuttuysam eğer şimdi bu bahaneyle bahsetmiş olayım.

Çok zaman Rammstein şovları ve şarkıları müstehcen bulunur, Batı taklitçisi toplumun yenik düştüğü çürümüşlüğün bir parçası olarak da görülebilir muhafazakarlar tarafından. Ancak, Rammstein'ın kullandığı hiciv örneklerine bakarak gönül rahatlığıyla kendilerinin de azımsanmayacak derecede muhafazakar (olumlu yönde), daha çok batı kültürü diye tabir edilen oluşumun tükenişini kutladıklarını hissediyorum.

Bu daha çok, basacak olan yeni değerler dünyası sistemine yapılan bir ön hazırlık olarak da görülebilir. Kısacası, hepimizin Amerika'da yaşadığı bir dünya yavaştan etkisini daha farklı ve daha gerçekçi yarınlara bırakmakta. Amerika bile aslında Amerika'da yaşamıyor artık...!!!!


favit'te oku