27 Ekim 2009 Salı

Yarın oldu kardeşim!?

Abilerim ablalarım elimde bir adet blog var, hor gördüm bir aralar, pek ilgilenemedim, blog küstü, dünya küstü, baktım bir ara Bloxoo da küstü.

Sonra ben kendime geldim, tekrardan birşeyler yazayım eften püften, diş kovuğunu doldurmaz laflar edeyim falan filan derken Bloxoo kardeşle aramız tekrardan düzeldi.

Öylesine ki, bugüne beni günü blogu ilan bile etmişler. Beni değil tabi, karadamarı :) Neyse işte.
Herşey çok güzel de bir screenshot alamamışlar mı, yoksa hani biz sana küstük bir aralar, haberin olsun diye mi "en kısa zamanda güncelliyoruz" demişler?!

Yarın oldu bile!

P.S: Yazı dili ve tonu tamamen şaka yolludur. Yanlış anlaşılmasın ya da anlaşılsın, bazen yanlış anlaşılmalar daha düzgün meallere yöneltebiliyor. favit\

25 Ekim 2009 Pazar

Oh non, rien de rien



Uzun süredir beklenen Rammstein albümü geldi.

Albümün adı, Liebe Ist Für Alle Da [There is love for everyone].

Single parçası olan ve klibiyle sansasyon yaratan Pussy'yi dinledikten sonra oldukça soğumuştum ve beklentilerimi minimuma indirmiştim fakat geçen gün albümü dinlemek istedim. Aksi zaten Rammstein'a tarafımca edilmiş bir ayıp olurdu.

Genel anlamda beni pek tatmin etmedi LIFAD ancak bu yazı da zaten bu albümü review yapma amacı gütmüyor. Yakında onu da yaparım.

Asıl bahsetmek istediğim beni fazlaca etkileyen Frühling in Paris [Paris'te ilkbahar]. Şarkı sözleri her zamanki gibi Rammstein lirikliğinde (her ne demekse artık).

Sözlerin arkasında yatan "derin" anlamı henüz çözebilmiş değilim ancak parçanın nakarat kısmını oluşturan "Oh non, rien de rien, Oh non, je ne regrete rien" dizelerinin aslında bir Edith Piaf şarkısından alıntı olduğunu öğrendiğimde Rammstein hayranlığım bir nebze daha katlandı. Aslında-bunu-benim-düşünmem-gerekirdi kıskançlığı kavradı her tarafımı.

Aşağıda, yeni albümün şerefine, şarkının üzerinde dört saat kafa patlatmış ve piyano bölümlerine eşlik ederek kaydetmiş bir Rammstein hastasının videosunu bulacaksınız. Albüm versiyonundan ayrı başka bir sevdim bu yorumu, sanki o Fransız melankolisini daha da bir güçlendiriyor.



http://www.youtube.com/watch?v=0N5Av2FY914

Paris'te ilkbaharın (asıl) mealini çözebilmiş değilim. Almanca bilip de derinliğini çözen arkadaşlar varsa lütfen bir adım öne çıksınlar ki ben de aydınlanayım. Sadece şarkıdan etkilenip, şuursuzca dinlemek bir noktadan sonra yetmemeye başlıyor zira :)


Bir de o güzel nakarata - belki de şarkının duygusunun - esin kaynağı olan ablayı dinleyelim:



http://www.youtube.com/watch?v=lYF6j9sgXVA favit\

20 Ekim 2009 Salı

Romalı perişan


Benim neredeyse hiç karşılaşmadığım bir gruptan bahsetmek istiyorum.

Deneysel müziğin üç aşağı beş yukarı ne olduğunu hemen hemen herkes bilir. Ancak bu bahsedeceğim Lüksemburg'lu neo-fedailer bambaşka.

Öncelikle, Rome'un karanlık ve kasvetli bir havası olduğundan bahsedip uyarayım. Sonradan, bu Besimi övüp övüp duruyor, depresyonlardan depresyon beğeniyoruz şeklinde durumlar çıkmasın :)

Ambiyans havasının koyusunu hayal et sevgili kardeşim, bacım sen de düşün böyle arkafondan hafiften şanson ezgileri geliyor, bakkal amca da böyle en folk'undan bir saz dinletisi açmış olsun. Bunun üzerine, üniversite üçüncü sınıf öğrencimiz dışardan son derece yıkıcı, apokaliptik şiirler yazıyor olsun, ancak yazdığı mısraların ötesinde bir umut ışığı olsun. O umut ışığının sönmemesine ufaktan da olsa kemanıyla yardımcı olan bir de konservatuar öğrencisi olsun.
Bu türde bir harman düşünebilen varsa beri gelsin!

İşte neo-folk, post-industrial gibi kalıplara sığdırılan Rome buna benzer bir karmayla karşımıza çıkıyor. Grup, tek kişilik bir Jerome Reuter projesi iken arkadaşı Patrick Damiani'nin katılımıyla yaratıcılıklarına daha da bir güç katıyor.

Yazının başında bahsettiğim karamsarlık ve hüzün temasının ötesinde, umut ışığı gören bir silüet var. Jerome Reuter'in yazıp söylediği şarkıların şiirselliği, tonu ve mesajı tamamen insanlığın halihazırda bulunduğu çöküş ve içten içe kendini yoketme haline birer gönderme.

Basit bir yerginin ötesinde, insanlığın kendini aşmaktan ve bir kereye mahsus ancak tamamen gelecek nesillerin iyiliği adına yapılacak gönüllü ve kontrollü bir yokoluş sunuyor. Fazladan doğruculuk var aslında Rome'da.

Bırak evreni, kendisini bile tanımaktan çekinen bu insanoğluna Jerome Reuter'in teklifi, gel hep beraber, eksiğiyle fazlasıyla hepimiz küllerimizden yeni bir "biz" oluşturmak için kendimizi feda edelim. Biraz ekstrem, biraz kamikaze vari istek ve idealler gibi gelse de kulağa, tamamen insanca ve içten duygulardan oluştuğundan, Rome'un ruhundan şüphe etmek kendi adıma oldukça güç.

Daha önceki iki albümden oluşan iki edit parçanın yer aldığı "To Die Among Strangers" albümünü merak edenlere kesinlikle tavsiye ederim. Özellikle de "Wir Götter Der Stadt" parçasının insanın dimağında bıraktığı o kıyamet sonrası sessizlik ve düzensizliğin rahatlık ve özgüvenle birçok şeyi değiştirmek istiyor insan şu dünyada...




Rome böyle.

Sağlma fikir, sağlam müzikte bulunur! favit\

19 Ekim 2009 Pazartesi

Kan-ter-ses

Dört genç içlerindeki müzik aşkıyla kavrulurken pasif dünleyici durumundan çıkıp "abi biz de birşeyler çalalım" kafasıyla kim ne bulduysa çalmaya başlarlar.

Bu dört gencin kaderi üniversite okudukları yurtdışında bir şekilde birleşir. Kanka vaziyetleri yaratılır, ileride hepsi tıp emekçisi birer doktor olacaktır ancak bu ciddiyet halihazırdaki beğeni ve tercihlerini niye etkilesindir.

İşte bu gençlerle oturup sohbet ederken, biramızı yudumlarken "abi biz grup kurduk, stüdyoya girdik" şeklinde bana aktarılınca ben de manyakça gaza geldim. Daha önceden, ev stüdyosu gibi bir ortamda birkaç vokal ve basmakalıp bas denemelerim olmuştu fakat stüdyo provası deyince bambaşka oldum.

Ben de biraların sayısının fazlalığından olsa gerek, eh ben de gelip vokal yapayım madem, şeklinde biraz da emrivaki bir edayla öneride bulundum. Kuruldan olumlu kararla önerim kabul edildi.

Bülent (bateri), The Goat (bas), Fehim (gitar) ve Faik Can (gitar)'dan oluşan kadroya damdan düşer gibi ben de sesim(!)le katıldım.



Ahan da kavırladığımız parçanın orijinali. Aslında, kayıt yapmak şarttı fakat herkeste bir heyecan (ben dahil) o yüzden önünüze birşey sunamamın nedeni kayıt işini daha sonraya bırakmamızdan oldu.

Şöyle söyleyeyim, Mille'nin vahşiliğini yakaladım (en azından bana öyle geldi) ancak çok daha alçak tonlarda tabi ki.

Judas'tan o meşhur parçayı da birkaç defa denedik. Yok, Halford'un sesinden çıkan notalarla birşey söyleyemeyeceğimi anladım.

Zaten, Kreator'ın Phobia'sı yeterince gazdı ve tarz olarak bana hiç de uzak değildi.

Böyle işte.

Sağlıcakla!

P.S: Hafiften tekrar yazmaya mı ısınıyorum nedir!? :) favit\

13 Ağustos 2009 Perşembe

Takıntı adam olmak

Birşey hoşuma gittiği anda neden müptelası olmak zorundayım.

İnsan, winamp shuffle özelliğini hiç mi kullanmaz?!?

Yazık valla, acımaya başladım kendime. Kaç günden beri dinlediğim topu topu 2 parça var.

Biri de şu aşağıdaki. Nedense elim hep o şarkıya gidiyor...



Sevgi - nefret, birliktelik - ayrılık hepsi içiçe.

Belki de Korn'un tam da olgunlaşamayan duygusu hoşuma gidiyordur.

Kim bile... favit\

05 Ağustos 2009 Çarşamba

Besimi de değişti

Nedir bu müzik takıntısı?!?!

Yeter beaa... Artık herşeyi dinliyorum kardeşim.

Yabancı memleketleri gezdim gördüm özüme döndüm.

Yeni bir tarikat kurup halk ezgilerimizin yüklü olduğu elektronik müzik eşliğinde ayinler düzenleyeceğim.

Geri kalan herşey yalan!



Şu derecede bir kurt dökme seviyesine ulaşamadım hiçbir zaman.

Kıskandım cidden!!!



Dipnot: Yazarın görüşleri, sitenin müzik ve hayat politikasını yansıtmayabilir. favit\

14 Temmuz 2009 Salı

Dream fest '09


Uzun süredir ihmal ettiğim yazma işini hafiften telafi etmeye karar vermiş durumdayım.

Üzerinden on gün kadar bir süre geçmiş olsa da etkisi hala üzerimde dolanan bir konser var.

Her yıl, Varna'nın Kavarna ilçesinde rock festivali düzenlenir, Kaliakra Rock Fest. July morning adı da verilen bu organizasyon haziran ayının ilk günü başlar. Genelde, Bulgarlar'ın zevki hard rock, heavy metal yönünde olduğundan yeni ve daha güncel müzik gruplarına bu festivalde rastlamak oldukça zor.

Anlaşılacağı üzere, bizim Rock'n Coke olayının bir adım ötesi bu. Neden mi? Çünkü, Türk rock (alternatif ve bilumum türevler de dahil olmak üzere) dinleyicisi cahildir. Alişan dinlerken aniden Kurban dinlemeye, Pentagram tişörtleriyle gezmeye başlamış ve müzikal evrimini bu şekilde tamamlayamayacağını anlamamıştır bile.

Konuyu dağıtmadan festivalden konser izlenimlerime geçeyim.

Dediğim gibi 3 günlük festivalin 3 büyük de konuğu oluyor genelde. Bu sene, görmeye değer adam akıllı grup olarak tek bir Dream Theater vardı.

İlk gün Mötley Crue vardı. Hani şu bateristi Pamela Anderson'ın eski şeysi olan glam rock mı desem yoksa sadece glam olan grup mu desem...

İkinci günün devasa(!) konuğu Scorpions! İyi, güzel, onları da dinlemişizdir bir aralar elbette ancak 34 yıl boyunca da aynı müziği yapamazsın ki kardeşim. 34'ü bir tarafımdan uydurdum ama gerçeğe yakın bir rakam.

Aslında, Dream Theater konusunda da çok şüpheciydim çünkü 2007 İstanbul konserinde hafiften hayal kırıklığına uğratmışlardı beni. Özellikle de o yıl çıkardıkları Systematic Chaos albümü ikinci bir Metallica vakasının habercisiydi sanki.

Konser alanı, Kavarna'nın herhalde tek olan stadyumunda yapıldı. Büyük bir dinleyici güruhu kasaba merkezinden stadın olduğu alana anlaşmış gibi beraber yürüyordu. Klasik metal konser sahnelerinin aksine Dream Theater'ın topladığı dinleyici kitlesi çok farklı kesimlerden geliyordu. 50 yaş üzeri çocuklarıyla gelmiş, 18 yaş altı Slipknot tişörtlerini giymiş, bu türde müzikten zerre kadar anlamayan kadınlar kızlar sırf merakından atlamış gelmiş. Vee tabi ki, stadın orta yerinde kalıp sağlamlığındaki DT kök dinleyicisi!

Işık düzeninden tut, sahnenin kurulumuna kadar herşey oldukça yerindeydi. Pogo yapılmayacağını hissettim ve çok fazla önlere gitmenin anlamı olmadığına karar verdim. Bira kuyruğuna girdim 3 bira kaptım geldim yerime.




Başlangıç tam anlamıyla harikaydı. Images and Words albümüyle başlıyordu. Aynı ruhta da devam etti. Fakat, tabi ki yeni albümden de birşeyler çalmaları gerekliydi. Yanılmıyorsam yeni albüm Black Clouds & Silver Linings'ten de 2 parça çaldılar.

Ancak benim konserde kopma noktam ta ki Awake'ten Erotomania serisi başlayana dek bir türlü gelememişti. Enstrumantal Erotomania'nın hemen hemen her notasını resmen ezbere biliyordum. Canlı canlı dinlemek inanılmaz bir keyifti. Onu takip eden Voices ise Erotomania'nın devamı olan biraz daha panik-atak daha depresif parça. Bu bahsettiğim özellikler tamamen olumlu manalarıyla algılanmalı :)

Herhalde Awake albümüne karşı özel bir sevgim olduğundan mıdır konserin tamamını Awake'ten çalsınlar istedim fakat 2 sıkı parça da bu isteğimi tatmin etmeye yetti.

Dream Theater, Kevin Moore'un eksikliğine ve James LaBrie'nin vokallerine rağmen inanılmaz güzeldi. O konserden aldığım gaz beni hala itekliyorsa daha ne diyeyim.

Bu dönem konser dönemi. Ağustos'ta da Faith No More'un gelmesi bekleniyor. Yine başka bir festival bu da. The Prodigy'nin de geleceği söylentiler arasında ama bakalım.

Dreat Theater'dan yana gördüklerim bunlar. Tabi konser öncesi ve sonrası güneş, deniz, kum üçlüsünden bahsetmiyorum.

Orası da bana kalsın. favit\