26 Aralık 2008 Cuma

...A Mosquito, My Libido, Yeaaaah!


Arabadaki playlist'imden sıkılma durumu olunca, arabanın doğal gacır, gucur şeklinde envai çeşit dış ses rahatsızlıklarını örtbas eden ve ruhuma doğru inen besin kaynağı olan müziklerde de değişime gideyim dedim (dönemsel bir trip olsa gerek :P).

Baktım, ne var seçenek olarak, bundan on yıl öncesinde falan edinilen bir albüm; Korn - Life is Peachy. Deli dolu tavırları, son derece aykırı dış görünüşleri ve herkesi dumura uğratan şarkı sözleriyle sık sık başvurduğum bir gruptu Korn (KöRn alternatifini daha çok severim aslında :-D).

Fakat, duygusal birikimler değişimlere, profesyonel değişimler ve deneyimler duygusal değişimlere vesaire şeklşnde hayatımda zuhur edince, bir süre dondurduğum ve dokunmadığım gruplar arasına girmişlerdi.

Dün yeni yine yeniden tribiyle olacak, bakayım şimdiki tadı nasıl birşey olsa gerek dedim kendi kendime. İstanbul trafiğinde Twist'li bir başlangıcı özlemişim hakikaten. Trafik ışıklarında camlarımı indiririm, herkese ne dinlediğimi duyurur ve kıroluğumu yapmış olmanın huzuruyla rahat yaşarım :-D

Twist'teki hoş saçmalattırmaca sözlerle başlayan Life is Peachy A.D.I.D.A.S.'a kadar uzanır. all day I dream about sex narasını duyan ben içten içe bir coşarım ve kendimi onsekizli yaşlara geri götürürüm. Coşkumu gizleyemeyip, gaza gelirim, kafa sallarım, her türlü embesilliği yaparım ve tuhaf tuhaf bakışlarım alırım etraftan :)) ama kimin umrunda.

Cinsellik, toplum kokuşmuşluğu, aile içi şiddet, aile içi cinsel istismar ve dahası(!) gibi öğeleri kullanan KöRn'ü az da olsa özlemişim, bunu anladım. Asıl favorim 1994 albümlerinden Blind. Sound ve ruh olarak zaten '94 albümlerini en fazla takdir eder ve dinlerdim. Bugünlerde daha sık dinlemeye geri döneceğim gibi görünüyor.



Adidas - For more funny videos, click here


All day I dream about f^%^ing!

Long die censorshit... favit'te oku

20 Aralık 2008 Cumartesi

Folk Pagan Çırpınışları - Zalvarinis


Ugnelakis & Kulgrinda!

Bu iki farklı grubu aynı çatı altında toplayan projenin adı Zalvarinis.

Litvanya'nın bağrından kopan Ugnelakis black metalle haşır neşirken, Kulgrinda ise daha çok Litvanya'nın unutulmaya yüz tutan eski halk ezgilerini müziklerinde dile getirmekteydi.

Zalvarinis projesi ise, güçlerimizi birleştirelim, hristiyanlık öncesi kültürümüze sahip çıkalım kaygısıyla kurulmuş iki grup dayanışmasıdır.

Ekşisözlük'te bahsedildiğinin aksine bayık ve kalitesiz değildir müzikleri. Öncelikle, Zalvarinis oluşumunun müzikal kalitesini ölçebilmek için felsefesini anlamanız gerekir. Pagan folk'unun ne olduğunu bilmeniz gerekir. Kendinizi yeni yetme rock, death, punk, her ne .okum metal yapmak için böğürlerini ve bi'taraflarını yırtmaya çalışan Amerikan(vari) müziklerden soyutlamalısınız.

Bana göre Zalvarinis, günümüzün küresel çehresinde özlerini koruma altına almaya çalışan müzik gönüllüleridir. Şaman kültürlerine bağlı oldukları dönemlerde söylenen halk türkülerine yeni bir bakış atıvermişler.

Türlü çeşit küresel dalganın kültürlerini erozyona elverişli topraklara doğru çektiğini görmüş olacaklar ki bu türde bir projeye ihtiyaç duymuşlar. Bu türde, anti-kültürel yozlaşma, faaliyetler sadece Litvanya'yla sınırlı değil. İskandinav halklarından tutun da, Baltık milletleri ve onları çevreleyen komşuları topyekün halde onları pençeleriyle çevrelemeye çalışan AB kimliğine karşı bir savunma mekanizmasıyla karşı duruştalar.

Zalvarinis bu duygusal yoğunluğu nostaljik bir dille ve geçmişe bağlılıklarını gösterir şekilde dışa vuruyor.

Ayrıca, son derece kaliteli gitar soundu ve yer yer sololar kullandıklarını söylemem gerekir. Ekşisözlük yazarının (her kimse artık) kalite olarak ele aldığı müzik son derece steril bir stüdyo sounduna sahip gruplar herhalde.

Benim düşünce olarak desteklediğim ve müziklerini beğendiğim Zalvarinis'in canlı performanslarında birini dinleme ve izleme (vidyo kalitesi oldukça düşük, dinlemekle idare edin) fırsatını ayaklarınıza getiriyorum :)





2002 yılı albümlerine ait ''Alaus Alaus'', enfes bir parça.

Bayan vokal sevmeyenler uzak dursun bence ;)




favit'te oku

16 Aralık 2008 Salı

Görev Karadamar - The Imperial March


Her fırsatta, Yıldız Savaşları'na ait ne varsa izlenip dinlenmesi gerektiğini söylerim, başkalarının beynine kazımaya çalışırım, manipüle ederim kafaları.

Belki de, benim kendimi Yıldız Savaşları manipülasyonuna kaptırdığımdandır. Ancak, benimkisi gönüllü birşey tabi ki.

Bu bağlamda, buradan Star Wars İmperyal Marşı'nın dinlenmesi ve de dinlenmesine yardımcı olunması yolundaki propagandama devam edeceğim.

Hatta, propaganda o kadar katı ve kısıtlı ölçüde ki, Yıldız Savaşları'na ait her türlü müziği sevebilirsiniz. Fakat, tek göreviniz bahsi geçen marşı yaymak ve tanıtmaktır.

Ne fazla, ne eksik!

Görev anlaşılmıştır.

Dağılın bakiim.

Marşı bilenler bir daha dinlemeye, bilmeyenler ise ayıplarını telafi etmeye.


favit'te oku

12 Aralık 2008 Cuma

Öğütülmüş Keyif


UCK Grind saflarındayız bu sefer.

UCK adının nereden geldiğini bilmemekteyim. Ne yalan söyleyeyim, isimlerini pek de tutmuş değilim.

Bana soran var mı? Yok tabi. Ben görüş beyanı yapmak zorunda mıyım? Hayır. Ne istersem onu söylerim. Di mi :)

Kadim dostum İliya'nın tavsiyesiyle adını duyduğum - meğersem - Bakırköy'lü metalci tayfa. Üstüne üstlük, Bulgaristan'da tahmin edilemeyecek şekilde meşhurlar(mış).

Bir de [gidip gelen] davulcularının Pedro Loco (Radical Noise'dan tanırım) olduğunu öğreniyorum. İlginçleşiyor durum. Bir de görüyorum ki, Myspace sayfalarında yayınladıkları parçalarının bir tanesi Bulgarca. Ohaaa, diyorum!

Kulak kabartıp, derinliğine iniyorum. Adını beğenmediğim grup, Shturtsite'den Ne Umiray (Ölme) kavırını öyle içli, derinden ve benim hastası olduğum karamsar havada yorumlamış. Hatta, tamamen teknik açıdan baktığımızda, Bulgarca'yı hatasız ve aksağansız şekilde icra etmişler.

Hela olsun diyor insan. Onun daha da ötesinde, neden Bulgarca şarkılar, onların kavırları? Nereden gelir bu komşi yakınlığı?

Ne Umiray'a dönecek olursam, sözlerinin öylesine harikulade yazıldığı ve ıstırap hissinin bu denli yoğun aktarıldığı bir şarkı dinlememiştim son zamanlarda. Kara beygir'in son nefeslerini bembeyaz karın üstünde vermesine içerleyen yumuşak ve hüzünlü insan ruhunun feryadıdır Ne Umiray.

Siyah ve beyaz tezatlığı aslında, siyah rengin her zaman zorunlu olarak kötüye ait olanı temsil etmediğini göstermek ve beyazın da mutlaka saflık ve temizlikten yana bir renk olmadığını teşbihlercesine kulaklarımıza ve dimağımıza sunulur.

Aslında ölümün oldukça normal bir olgu ve hayat aşaması şeklinde gösterimi de olabilir Shturtsite teşbihi. Ve fakat, her ne kadar normal olarak algılansa da, ölüme karşı yarı-meydan okuma hali ve feyad-ı figan da gayet doğal ve içten bir insani tepkidir.

Sonuç olarak, UCK Grind bu müzikal ve sözlü feryada, belli ki saygılarından, kendi yorumlarıyla gereken katkıda bulunmuş ve Türk dinleyicisinin önüne sunmuş.

Kendi çağımda tebriklerimi sunuyorum.

Bir dahaki Sofya maceralarında UCK Grind saflarında bulunmaya çalışacağım.

P.S: Bu kadar konuştum, parçanın orijinalinin klibini aşağıda embedliyorum.

favit'te oku

All the Green Has Turned to Gray



Ergenlik hatırasıdır Kreator!

Çeşitli tür ve tarzda müziklere kulağımız alışmadan evvel hep bir ''babalar'' ibaresi gezinir dururdu ağızdan ağıza.

Biz de çömeziz, kim ne derse kaile alınır, albümse albüm şarkıysa şarkı gidilip bulunurdu mutlaka. Kreator da baba ne de olsa, es geçilemezdi.

Türlü, yeni-eski albümlerini bulmuştum o zamanlar. Bir de baktık ki, İstanbul'a konsere gelme kararı almışlar. Samael kardeşleriyle birlikte. Samael yazısında da değinmiştim bu bahsi geçen konsere.

Endless Pain ve Pleasure To Kill albümleriyle tanıdım kendilerini. İyilerdi, o dönemleri göz önüne aldığımızda. Fakat asıl tatminkar albümleri Outcast olmuştur.

Özellikle de Outcast ve Black Sunrise parçaları beni halen etkiler niteliktedir.

Esasında, notaları algılama sürecine baktığımda, Kreator normların biraz altında bir çizgi çizmekte. Klişe gitar riffleri, bir türlü oturtulamayan tarz ve Kreator'ın genel duruşu itibarıyle bana pek güven verebildiklerini söyleyemem.

Ancak vokale hiçbir lafım olamaz. Temiz vokalden brütale geçişlerini özellikle Black Sunrise parçasında çok tutmuşumdur. Ancak temiz vokallerde bir özgüven eksikliği de hissedilmiyor değil. Belki özellikle böyle bir havaya büründürülmüş, belki de sert vokallerin çok daha baskın gelmesinden kaynaklanan teknik bir detay.

Bu sabah, işe doğru yol alırken eskiden yazdığım bir empeüç CD'sinde karşılaştım babalarla(!).

O gençlik günlerine götürdü beni iki şarkılık Kreator dozu.

Ancak bu kadarı şimdilik yeter.

Abartmaya gerek yok. Müzikal ufkumuzu bir kere genişletmişken bir daha daraltmaya gerek yok :)




Substance leads me through the day.

Shadows fall from those who died!





favit'te oku

10 Aralık 2008 Çarşamba

Araç - Gereçten Daha Öte Birşey


Resmi açıklama ve tanımlamalara bakılırsa progresif metal kulvarında top koşturan müzik savaşçılarıdır Tool. Bence ise - her ne kadar progresif öğeleri yoğun şekilde de barındırsa - alternantif rock ve metal türevlerine daha bağlı bir çizgidedir Tool.

Lateralus albümü Tool'un en felsefi, en derin ve en dinlenir albümleri arasındadır. Konsept bir albüm olan Lateralus'ta hasta olduğum bir parça vardır ki onu size anlatırım yutub vidyosuyla yaşatırım.

Grafik ve dizayn olaylarından anladıkları bir hayli belli olan grup elemanlarımız Parabola parçasının klibini düşündürücü, son derece etkileyici ve mükemmel bir sanat öğesi formunda yapmışlar.









İzleyin. Eğlenin. Duygularınızı paylaşın (kara olmaları şart değil :P). favit'te oku

9 Aralık 2008 Salı

'Biz Hiçkimseyiz' Demiş Kara Ruh



Marilyn Manson'u yazacağım hiç aklıma gelmemişti bugüne kadar.

Aslında, birgün böyle bir yerde yazacağımı bile hayal etmiyordum ama kader, ne yapıla ne edile :)

Kadınsılığını (ya da kadınsı yaşam tarzına karşı hayranlığını belki de) M. Monroe'dan, anarşist, sistemle uyuşmaz, halk düşmanı ib.etor tarafını ise Charles Manson'dan alan şizofrenik Amerikalı bir müzisyen Marilyn Manson.

Çirkin, ürkütücü, son derece itici ve rüküş bir dış görünüşe sahip olmak için belli ki kendisi bir taraflarını baya bir yırtıyor.

Zamanında heavy ve death metal guy olarak Marilyn Manson'ın sahneye çıkışına sevinenlerden değildim. Zamanla değişen dünya görüşümle paralel olarak müzikteki değişimleri de hafiften kabullenmeye başlamıştım. M. Manson o dalgada yeralanlardan birtanesiydi.

O dalga esnasında kendisine gereken şans verildi ve olumulu notla elemelerden geçti :)

Hastası olmasam da beğendiğim parçaları ve fikirleri vardır. Kimisine göre, tek kişilik cinselliğin hazzını artırmak için kaburga kemiklerini aldırmıştır. Başkalarına göre sataniktir (satanik diye birşey mi var, satanisttir o satanist :P). Kimileri de adamın(!) ne olup ne olmadığını belirleyemediklerinden saçma ve sapan tanımlama ve karşılaştırma yöntemlerine başvururlar Manson sözkonusu olduğunda.

Oysa ki ne kadar gereksizdir her çeşit kategorizasyon. Sınıflandırmalar açıklamaya çalıştıkları kavram ya da kişileri kısıtlamaktan ve dar kalıplara sokup sıkıştırmaktan öteye gitmez. Tabi belli başlı bilim ana ve alt dallarını ayrı bir sepete koymakta fayda var.

Manson'ı kişisel algılama tavrım müziğiyle ilgilidir tamamen. Kaldı ki, tipine bakıp ta kendisini yargılamaya kalkışırsam içimdeki tutucu/irticacı(!) insan gayet de rahatsız bir şekilde hortlayabilir :P

Rahatsız çocuk ruhları, tavan arası korkunç öğeler, yaşayan hortlak aile portreleri ve toplum kokuşmuşlukları gibi konulara değinen sevgili Manson hasta ruhunu dinleyicilerine bu şekilde iletir, onları zehirler, bazen de zaten zehirlenmiş olanların bazılarının zehirlerini dışarı atmalarına yardımcı olur. Biraz sanki; nasıl duygu ekersen, ona göre bir kalleşlik biçersin Manson'dan :))

Manson'un melodilerinde bir Monroe tatlılığı sezilmez değildir. Ancak Charles Manson'un nitelikleri daha çok benimşenmiştir sanki. Bana öyle gelir ki, Manson'daki Monroe hayranlığı yeterince sağlam değildir ya da Charles Manson aşkı o kadar büyüktür ki adeta Manson'a ruhunu satmış gibidir.

Daha da ötesinde - belki - sanki bir Jedi'ın kendisini Kara Güç'e teslim edip, nimetlerinden yararlanırcasına terör estirir (mesela yani) gibime gelir.

Evet! Tahmin doğru. Kara Güç metaforu Charles Manson için kullanılmıştır. Manson da bu gücün efendisi olmaya çalışmaktadır - belki öyle, belki değil.

Bu kadar felsefe parçaladıktan sonra şunu belirtmem gerekir ki, Marilyn Manson benim için daha çok eğlencedir. Felsefe işin tuzu biberidir sadece. Hani bazen hayatın son derece anlamsız öğelerine gereksiz şekilde anlam katmaya çalışırız ya, onun gibi birşey benim buradaki yanarlı dönerli laf salatam.

Afiyet olsun!



Marilyn Manson - The Nobodies(live Rock Am Ring 2005) - For more amazing video clips, click here




P.S: Kişisel favorim - The Nobodies! favit'te oku

4 Aralık 2008 Perşembe

Evrensel Ruh


Testere keskinliğinde ve sertliğinde bir albüm girişi.

Sertlik derken distorşın seviyesi düşük tutulmuş bir gitar, oldukça baskın bir akordeon ve elektronik davul ataklarından bahsettiğimi belirtmeliyim.

Bu seferki konuğumuz alışılagelmiş türden değil. Dark-wave, atmosheric doom ve gothic ezgilerin oldukça baskın akordeon nağmeleri ve elektro davuldan oluşan bileşkesinden ortaya çıkan bir Rus grubu, Nord'N'Commander.

Önce klavye zannettiğiniz müzik enstrümanının akordeon olduğunu neden sonra anlamanız sorun olmuyor Nord'N'Commander'da. Çünkü artık kendinizi onların akışına kaptırmışsınızdır.

Amatör bir ruh, son derece sağlam bir müzikalite, gayet dünya dışı (hatta ötesi) sözler...

Fakat NNC'da kulağı tırmalayan birşey var ki o da elemanların İngilizce parçalardaki bariz Rus aksağanı. Elitist yapmacıklardan olmadığımıza göre biz hislerimize bakarız. Aksağan aksaklığı tamamen genetik açıdan teknik bir sorun. Kaldı ki bu sorun her halkta olduğu gibi biz Türkler'de var. Eğer sorun ise tabi!

Şarkı sözlerinin derinliği dersem, fazlaca felsefi ve metafiziksel sohbetlerin içine daldırmam lazım kendimi. Dalmak ya da dalmamak meselesi de değil ancak daha sonra o derinliklerden realiteye geri dönmek zor oluyor. Anlarsınız!

Şu kadarını söyleyeyim, ''Vele'' albümünün ikinci parçası Over-Vele'nin anlamını çözene kadar saçma Rusça saçmalamaca olarak yorumlamıştım kendimce. Şarkı sözlerini bulduğumda ve dikkatlice dinleyip incelediğimde aslında Vele'nin bir gezegen olduğunu anladım. En azından ben kendimce öyle yorumladım.

Artık, insan uygarlığının dünya dışında başka medeniyetlere açılma zamanının gelip geçmekte olduğunu mu anlatmaya çalışıyorlar acaba? Ben öyle algılamak istiyorum. Dinlerken de kendimi o atmosferin içerisinde hayal etmek istiyorum.

İnsanlığın kendi özünü bulduğu bir günün özlemi...

Aslında tüm insanlığın misyonundan ziyade kişisel çapta ateşlenen bir bilinçlenme ve bu bilinçlenme virüsünün halklar bazında yayılmasıyla gelişecek beyinsel bir evrim sürecinin tetiklenmesi özlemi daha çok.

Her halkın kendi analizini iyi yapması, diğerlerinin kendisinden neden daha farklı olup olmadığının, neden kendisinin bu bilinç açısından daha ileride ya da geride olduğunun matematiksel, kimyasal, fiziki ve belki de en önemlisi felsefi şemasını kendisine açıklamalı. Evrendeki gezegenlere göç etmek isteyecek halkların öncüleri tüm bu aşamalardan geçmiş olan, bilgi ve medeniyet zenginliğine açık olan toplumlardan çıkacaktır.

Yazımda bahsettiğim derinlik bunun gibi düşüncelerle başlar ve bu kadarla kalmaz düşüncelerimi esir alır.

Bu arada, Nord'N'Commander'in adından da anlaşılabileceği üzere kendileri ''Kuzeylilik'' fikrini benimsemişlerdir. İdeolojilerinden bihaber olup, pek de merak etmemekteyim. Ancak, kuzeyli düşüncesine kendilerini kaptırıp, dahası kendilerini inceleyip eksiklerinin ve fazlalıklarının muhakemesine zorladıklarını görmemem mümkün değil.

''Vele''nin ve diğer albümleri merak edenler olur da dinlemek isterler diye alın size link!






Videoyu da izleyen amatör ruhtan neyi kastettiğimi anlar!

favit'te oku

Sıfır Rh- ve Şehvet



Ne yalan söyleyeyim, Type O Negative hiçbir zaman tam anlamıyla hitap etmemiştir bana.

Takdir etmişimdir ancak.

Tarzlarıyla herhangi bir sorunum yok. Mesele, yaptıkları müziği benim beklediğimden daha farklı yönlere kanalize etmeleridir.

Bazen, yaptıkları müziğe ne gotik diyebiliyorsunuz, ne metal oluyor, ne rock ne de pop kategorisine sokabiliyorsunuz.

Böylesine ilginç müzikal bir seyri var Type O Negative elemanlarının.

Endüstriyel bir lezzet de bırakır esasında. Ancak, sanki abartılı klavye kullanımıyla ve rock ve gotiğe sadık kalınan tek özellikleri olarak Peter Steele'nin vokali kalıyor (gayet de hoş ses rengine sahiptir, belirtmeden geçemeyeceğim).

Her ne kadar ekşisözlükte vampir ya da satanist gibi yorumlar yapılmış olsa da kanımca ToN elemanlarının hayattan sıkılmış, sanayileşmiş yaşantının nimetlerinden faydalanmış ancak bu tür sıradanlıklara artık katlanamamaktan ileri gelen hayata bir tuz biber ekleme faaliyetidir yapmaya çalıştıkları

Tamam gotik öğeler vardır ancak bu öğeler ahlaki çöküntülerini ve sapkınlıklarını örtbas etmek için kullanılıyor olmalı. Melankolinin ve gotik müziğin asıl çürümüşlüğünün derinliğine inmeden, daha çok steril bir dokunuş vaad ediyor ToN bize.

Bunların yanında kendilerine has melodik bir monotonluk çizgisi de yakalamışlardır. Bu yönleriyle severim kendilerini.

''Ekim Pası'' ara sıra dinlediğim, takıldığım albümleridir.

Hatta ''My Girlfriend's Girlfriend'' adında şehvet, kan, yozlaşma kokan ve adeta ahlaki çöküntünün 'bu sadece başlangıcı' dercesine bir parçaları vardır ToN olmazsa olmazlarından.

Bahsini ettiğim duygu ve eğilimler romantizm çerçevesinden incelenmelidir. Yoksa kuru birer kelime olmaktan daha öteye gidemezler. favit'te oku

28 Kasım 2008 Cuma

Mordor'un Kapısını Aralamak


Enslaved yine burada.

Yeni albümlerini beğenmeme rağmen eski albümlerini pleyırımda çevirip dinlemekten bir türlü bıkıp usanmıyorum.

Frost albümünün açılış parçası aynı ismi taşıyan intro.

Yaklaşık üç dakikalık astral seyahat sanki.

Intro'daki klavye dokunuşları adeta belirlenmiş bir harmoni içinde yere düşen kar ve buz taneciklerinin kanon bile oluşturarak varlıklarının farkındalığını tüm canlı alemine bildirme gayreti gibidir.

Doğanın bahşettiği kar ve buz taneciklerinin doğal ortamından geçen herkesi selamla merasimidir adeta.

Bahsi geçen kar ve buz taneciklerinin yanından geçen yol Mordor'a giden yoldur gibime gelir hep.

Buz ve kar tanelerinin saflığı da o yüzden aldatıcıdır.

Taneciklerin tatlı ve yumuşak dokunuşları, bakıverirsiniz, sizi karanlıklar prensine çevirmiş.





Ash nazg durbatuluk, Ash nazg gımbatul
Ash nazg thrakatuluk, agh burzum-ishi krimpatul

One Ring to rule them all, One Ring to find them
One Ring to bring them all and in the Darkness bind them
favit'te oku

24 Kasım 2008 Pazartesi

Gitar, Füzyon ve Ötesi


Jazz ve Latin Füzyonun varabileceği en üst noktalardan biridir herhalde Al Di Meola.

Ne cazdan ne de ne türevlerinden anlayan bir müzik kişisi de olsam, bu durum virtüöz amcaların eserlerini değerlendirip beğenmeyeceğim anlamına kesinlikle gelmez.

Şahsen, Al Di Meola adını Paco de Lucia ve John McLaughlin ikilisiyle tanıdım. Ayrılmaz üçlüdür diye düşünüyordum. Ancak, geçtiğimiz Cumartesi Al Di Meola gitar kişisi tek başına ve kendi grubuyla da, bizzat şahit oldum, gayet leziz bir şekilde hünerlerini gösterdi ve bendenizi ikna etmeye başardı.

Şu anda birlikte çalıştıkları grubun adı New World Sinfonia. Çıktıkları turnenin adı aynı, yanılmıyorsam. Turnenin Bulgaristan ayakları Plovdiv (Filibe) ve Ruse (Rusçuk) idi. Plovdiv'deki organizasyon daha yakınımızda olduğundan orayı tercih ettik.

Grubun üyeleri arasında en çok dikkat çekenleri akordeon üstadı olduğu her halinden belli olan Fausto Beccalosi ve vurmalı çalgılardaki hakimiyeti ve yaratıcılığıyla göz dolduran Gumbi Ortiz oldu.

Beccalosi'nin akordeonla eşlik etmeleri esnasında kendisi Meola'nın gitarının akışına ve büyüsüne öylesine kapılmış bir görüntü sergiliyordu ki kendi akordeonunu unutmuşçasına keyifleniyordu.

Vurmalılarda ise Ortiz kullandığı küçük ve mobilya görüntüsü sergileyen kutuya vurdukça seyirciden gelen alkışlar da yükseliyordu. New York'lu olduğunu Al Di Meola'nın konser başındaki anonsundan anladığımız Gumbi Ortiz'in üzerine oturup perküsyon dersleri verdiği kutunun ne olduğunu kendi aramızda meraktan kısaca tartıştık ancak ne olduğunu bilen yoktu. Bugün biraz araştırmadan sonra ne olduğunu hemen çözdüğüm müzik enstrümanının adı Cajon imiş meğersem.

İlk başta - her zaman olduğu gibi - biraz mesafeli yaklaştım jazz ve latin fusion olayına Al Di Meola aracılığıyla. Ancak, konser başlangıcından bitimine kadar enfes bir gitar, akordeon ve perküsyon quartet'i izledik ve dinledik.

Benim için çok etkileyici bir deneyimdi. Bir daha gelseler yine giderim, hiçbir masraftan kaçınmam.

Yaşlanıyor muyum ne? Jazz falan, fusion ve dahası hayatıma iyice girmeye başladı :)

Hayırlısı!





Race With The Devil On A Spanish Highway'i dinleyin.

Evrende icad edilmemiş sadece ve sadece birkaç akorun daha varolduğunu anlayacaksınız :P favit'te oku

20 Kasım 2008 Perşembe

Ortaçağ Modernitesi



Yakın dostum Dzianis'in dağıttığı grubu Medievil yer alıyor köşemde bugün.

Aktif bir Black Metal üreticisi ve tüketicisiyken, birdenbire grubu dağıttığını söylüyor birgün. Yaptıkları tüm çalışmaları çok yakından takip etmemiş bile olsam, beğendiğim müthiş bir Medievil eseri vardır. K Chertjam! Şarkı Rusça sözlere sahip. Chiort(çyort) şeytanın ta kendisi olup, K Chertjam! da 'cehenneme kadar yolun' var gibi bir şekilde tercüme ediliyor.

Sözlerin tamamını anlamasam da - ey gidi ey, bir zamanlar Rusçamız da vardı - sözlerin temasının yeterince karanlık, fazlasıyla dekadent, yıkıcılığı ve içtenliğiyle başkalarının kalbine ok gibi saplanan keskinliğe sahip özellikleri var.



Meraklılara ve ilgilenlere değişik bir Belarus BM dinletisi.

Şu aralar dostumuz elektronik müziğe sarmış durumda. Elektronik derken aklınıza gelen kalıp elektrolardan farklı birşey olduğuna emin olabilirsiniz.

Dzianis izin verirse ilerleyen zamanlarda yeni parçalarını da paylaşabilirim

Sağlıcakla. favit'te oku

14 Kasım 2008 Cuma

Yaban Balı Eskisi Gibi Değil



Büyük hayranı olduğum bir grup.

Deli gibi sadece Wildhoney dinlediğim dönemin İsveçli kahramanları Tiamat yeni bir albüm yayınlamışlar.

Yeni albümün adı Amanethes. Büyük ihtimalle albüm adının Yunancada bir anlamı vardır. Zira grubun vokali (lideri de aynı zamanda) Johan Edlund Selanik'te yaşamakta.

Ufak bir röportaj söyleşisinde Yunanistan'a bayıldığını, Yunan(!) kahvesini hiçbirşeye değişmeyeceğini söylemişti uzun zaman önce. Türk kahvesini bilmemesinden kaynaklanan teknik arıza olarak kabul ediyorum.

Yeni albümün birkaç şarkısını Myspace'den dinleme şansı buldum. Acele etmek istemiyorum ancak, ben tutmadım. Kaldı ki Tiamat'ın girdiği kulvarın farkına varalı çok oluyor ve açıkçası onları takip etmeme sebebim de tamamen bundan kaynaklanıyordu.

Yine de sorana dinle derim. Benim gibi Tiamat'tan vazgeçme derim.

Eski Tiamat'tan vazgeçmiş değilim kesinlikle. Ancak, yeni tarz benden biraz kaçar gibi duruyor.

Dinleyin, kararı kendiniz verin. favit'te oku

Theli vs. Leviathan


Therion'u bilmeyen var mıdır diye merak ediyorum. Vardır mutlaka ama bu onların kaybıdır :)

Therion'un Theli'si vardır. Benim dinleye dinleye doyamadığım harikulade bir senfoni ve müzikal dinletidir.

Death metal ekseninde, İsveç'te, 80'lerin sonlarında grup kurulur. Ancak, daha sonra şekillenen içeriğiyle senfonik öğeleri de yoğun olarak içerisine katan bir grup halini alırlar.

Ortaya çıkan karışımla (üçübiraradan daha komplike tabi), bol klavyeli, ön plana çıkan bas gitarlarla, yer yer thrash'e saran gitar riff'leriyle ve Babil'den çıkma olduğuna inandığım davul teknikleriyle benim kulağımı ve ruhumu doldurmayı başarmışlardı.


Theli'si var dedim ya, Theli albümü yaptıkları müzik kulvarında Therion'un 'sıkı durun, profesyonelleşiyoruz' mesajını taşıyordu sanki. Profesyoneleşmeden kastım, grubun daha mekanik bir yöne kayması değil yaptıkları işin inceliklerini daha derinden (kemikleriyle belki) hissetmeleri ve profesyonel açılma yönü olarak senfonik ve melodik yollara dalmalarıdır.


Ne de olsa mazide bırakılan ağır bir 'death' havası var. Onun yerine artık daha zengin müzikal öğeler, monotonluktan sıyrılmış bir enerji birikimi ve yer yer sanki Babil'de bir kır düğününe davet edilmişsiniz de içinizi bütün kurtları dökme çabası içindeymişsiniz gibi gelir Therion'un Theli denemeleri. Bazen de pagan sadeliği bulurum Therion'da. Ateşe, gök-tengriye tapınma gereksinimi sanki Theli'de ufak da olsa yer bulmuştur gibime gelir. İşim aslı öyle değil tabi ama ben yine de kendi hülyalarımla yaşamayı seviyorum :)


Yakın dostlarımdan biri zamanında 'melody man' demişti benim müzik zevkimle ilgili. Kendisi de Therion'u sever aslında ama o zamanlar black metal'e fazla bir sarmıştı sanırsam. Monotonluğun içindeki melodileri kendisi çıkarmak istiyordu. Black bana da uyar. Ancak Therion aşkı bir başkadır. Sadece melodisi de değildir.


Therion atmosferdir. Therion tıpkı matrix sistemi gibi sizi içine çeker ve dert etmeniz gereken ya çemberin içinde ya da dışında olduğunuzdur. Therion sizi zıplatır, o gazla yaptığınız sıçrama yüksektir. Daha ilginç olanı sıçradığınızda inişe geçmeniz o kadar çabuk olmaz. Asılı bırakır sizi Therion'un atmosferik unsurları. Bir sonraki an bakmışsınız daha gerçekçi oluvermişler. Bir opera hikayesi ne kadar gerçekçiyse Therion da o kadar gerçekçidir esasında.


Ayrıntılı Therion incelemeleri ve yaklaşımları içün bir buradan bir de şuradan buyurunuz!


favit'te oku

8 Kasım 2008 Cumartesi

İnanç Var Mı?


Ergenliğimin biraz geç dönemlerinde farkettiğim ağabeylerimdir Faith No More.

Bu avant-garde/alternatif abilerin vakti evvelinde yeniden yorumladığı Commodores'tan Easy parçasıyla kendilerini tanıma şerefine nail oldum.

Birkaç tane best of niteliğinde olan Faith No More kompilasyon albümü edindim. Karmakarışık bir şekilde, albümleri kıçından başından yakalayarak, dinlemeye başladım Fatih No More'u.

Daha sonradan Mike Patton ismine aşina oldu kulağım. Kliplerde, albüm fotolarında ve posterlerdeki Mike Patton duruşuna FNM dinleyen ve hasta olmayan adam sayısı azdır gibime geliyor.

Derken, '95 yılına ait günlerden birinde MTV'nin Türkiye şubesinde bir klip gözüme takılır. Sert gitarlı, böğürtülü, dolgun bateri soundlu bir parçanın klibidir izlediğim.

Sabırsızlıkla beklerim klibin sonunu. Kimin söylediğini mutlaka görmem gerek, ki neyi nerede nasıl arayacağımı bileyim daha sonra :) Eğlenceli bekleyişin sonucu; Faith No More - Digging The Grave!

FNM hayranlığımdaki en önemli parçadır bu. Bol adrenalinli temposu ve Mike Patton uçukluğunun da kattığı kalbi yerinden söken vokalleri duyduğunuzda ''mezar kazma'' törenini beğenmiyorsanız, bu sizin aşırı normal(!) biri olduğunuza işarettir :)

FNM'nin dağılmasına üzülmüştüm çok. Oturup hüngür hüngür ağlamadım tabi, adam gibi favori FNM albümlerimi/parçalarımı dinlemeye devam ettim.

M. Patton FNM ile olmasa da, müzik çalışmalarına devam etmektedir. Solo projeler ve çeşitli soundtrack'lerle hızını kesmemiştir.

Çok yakınlarda Body Of Lies filminin müzikleri arasında yeralan Bird's Eye parçasında M. Patton'ı da görüyoruz. favit'te oku

3 Kasım 2008 Pazartesi

Kim Kaybetmiş Ki Biz Bulalım Cenneti


Yine başka bir müzikal takıntı!

Bu sefer adı Paradise Lost. Yeni birşey mi bu P. Lost takıntısı? Hayır kesinlikle değil. Ancak çok sık gelmeye başladı bu takıntı krizleri son zamanlarda.

Başından sonuna kadar, hemen hemen her melodisini sevdiğim ama en çok da nakarat bölümüne hasta olduğum bir Paradise Lost parçası var. ''In This Cold Life''. ''One Second'' albümüne ait kaliteli, duygusal ve enfes bir şarkı.

''One Second'' aynı adı taşıyan parçayla açılışı yapan bir albüm. Eski Paradise Lost'u bilenler genelde ''Icon'' ve ''Draconian Times'' ile bilir. Şahsen ben 'Draconian Times' hastasıyım.

Gönlümdeki Paradise Lost her zaman 'Draconian Times'taki duruşu ve müzikalitesiyle kalacaktır. Ancak bu, değişik birşeyler denemeye açık ve farklı uslupları harmanlamaya müsait ve de konusunda hiç te fena sayılmayan P. Lost'u tanımayacağız demek değildir kesinlikle.

Söylemek istediğim, P. Lost geçirdiği sayısız değişimden sonra aynı tadı vermemekte. Kendilerine yükledikleri anlamlar değişmiş, felsefi yönleri değişmiş, müzikal arayışları da buna bağlı olarak başka taraflara kaymış. Buna doğal devinim süreci de diyebiliriz, isteyen ticarileşme tabirini de kullanabilir.

Fakat, ben P. Lost'un müziğini halen yürekten ve içten gelen dürtülerle icra ettiklerine eminim. Son yıllarda bana pek tatminkar gelmeseler de, kıyıda köşede kalan güzel P. Lost örnekleri keşfediyorum her geçen gün.

'One Second' 1997 yılından güzel bir eser. 90'ların o kendine has, sahici, daha insancıl elektronik yapısını içinde barındıran bir eser. Genel olarak bu albümle grubun poplaşmaya doğru kaydığını farketmemek zor ancak. Buna pop demekten çok, ben değişim demeyi yeğliyorum (ben de mi liboş oldum nedir :D).

P. Lost her zaman melodikti ancak grubun son dönemlerinde daha da bir melodi zenginliğine doğru kaydığı gözlemleniyor. Bir Depeche Mode edası var sanki. Doom öğelerinden vageçilmemiş ancak yoğunluğu ve sıklıpı azaltılmış. Gothic unsurların da içeriği değişmemiş ancak sunulma şekli bir hayli farklı. Vuruculuğu daha zayıf gitarlar, daha çok klavye, brütal vokal hemen hemen hiç yok. Bunun aksine davullara ayrı bir önem verilmiş. Bu noktada P. Lost beni kaybetmeyi göze alamamış olsa gerek (:P), güzel bateri soundu seçmişler. Şahsen davullara en fazla dikkati ayırmayı görev bilirim dinlediğim müziklerde.

Aşırı duygusal ve orta şekerli melankoliye sahip 'One Second'.

Favorilerimin başında 'Mercy' gelir. Bu şarkının yazarının başından oldukça ağır bir deneyim geçmiş olmalı ki böylesine yoğun hissiyatlı bir şiiri kaleme almaya gerek duymuş. Ayrıca 'Mercy'yi ayrıyetten sevmemin nedeni de P. Lost Tribute albümüne 'Mercy' cover'ıyla katılan Orphaned Land yorumudur. Merak edenlere bir Last FM linki buldum. Umarım çalışıyordur. İlla ki dinlemek istiyorum diyenlere de bana e-mail atın, yardımcı olmaya çalışırım diyorum.

'Mercy' ve 'In This Cold Life' parçalarından başka kafama taktığım 'Disappear' var. Sağlam piyano klavye ve hoş ve zengin davullarla başlar. Tempoyu yavaşlatarak dinleyiciyi hafif isterik bir mahmurluğa çeken üzerinde oynanmış - dijitalleştirilmiş - vokalleriyle dumur olayına karşın emniyet kemerlerinizi sıkı bağlayın mesajı vermektedir adeta.

P. Lost'un şarkı sözlerine gerekli önemi verdiğimden tüm albüm bir de link vereyim tüm lyric'lerin bulunduğu.

Ayrıca, Kayıp Cennet'e ithafen yapılmış retrospektif resimli, müzikli bir P. Lost vidyosunu da tüp'ten izleyebilirsiniz. Yutub linkleri veriyorum ancak nedense hep yasağı unutmuş oluyorum.

Orijinal link de şöyle: http://www.youtube.com/watch?v=V98SLbN-5eY favit'te oku

1 Kasım 2008 Cumartesi

Friend Is A Four Letter Word!


"Perhaps, Perhaps, Perhaps" ile tanımıştır kendilerini birçoğumuz.

Daha da birçoğumuz ''Senden, Benden, Bizden'' Athena aşırmasıyla duymuşuzdur Cake melodilerini.

Athena hoş bir kavır yapmıştı aslında. Ancak, Cake'in yakaladığı anlam, bütünlük, hissiyat hiç mi hiç yoktu. Fazlasıyla suluydu Athena yorumu. Athena efendim (Afena ya da Asena değil :D)!

Herneyse, Athena meselesi değil benimkisi. Kendilerinden uzun zaman önce vazgeçmişim zaten.

Cake'in oldukça leziz bir '96 yılı albümleri vardır. Fashion Nugget. Albüm elemanlarından bazıları Frank Sinatra, The Distance, Perhaps... gibi sağlam parçaların bulunduğu deli dolu bir albüm.

Ancak aralarında bir tanesi var ki, takıntı haline getirmemek imkansız oldu resmen. Bilenler bilir, müzikal takıntılarım kolay kolay geçmez, makul bir süre gerekli.

''Friend Is A Four Letter Word''.

Bir çok müzik kategorisini tek bir elde toplayan farklı karaktere sahip bir şarkı.

Amerikalıdır kendileri. Alternatif rock denir Cake'in yaptığına ancak herhangi bir etikete ve kategoriye ihtiyacımız yoktur konu Cake olunca.

Cake, Cake'tir! favit'te oku

30 Ekim 2008 Perşembe

Yılanların Öcü

Kadınlar ne ister?

Gerçekten de kafalarının bir köşesinde intikam almak mı vardır hep?

Sanmıyorum. Bu tür haleti ruhiyelere meyilli olduklarını düşünsem de, tüm kadınların kan emici intikam tugayları olduğunu zannetmiyorum, öyle sanan da varsa yok olsun :D

Bugünkü konuğumuz olan müzik adamlarının grup adlarından ileri gelen bir çağrışım yorumuydu benimkisi sadece. Derin yorum ve anlatımlara girmeyeceğim :)

She Wants Revenge adının nereden geldiğini merak edenlere, ben de merak ediyorum açıkçası. Üzerinde sadece yorumlarla yetineceğim bu konuda.

Şarkı temaları kadın-erkek ilişkileri üzerine yoğunlaşan (yoğunlaşmak da değil hemen hemen sadece bu tür konulardan bahsediliyor), clubbing tripleriyle ortaya çıkan garip durumlar ve bu deneyimlerden ortaya çıkan 'prozac'vari mutluluğun nağmeleridir adeta She Wants Revenge (Ablam İntikam İstiyor :D).

New-wave'in sık sık dark wave'e döndüğü yoğun synthesizer destekli, gitar nağmeleriyle süslü, drum-machine ve akustik davulun kırmasıyla tutturulan ritimlerle bezeli bir müzşk şöleni olarak lanse edebilirim SWR'i kendi çapımda.

80'lerin diskosundan çıkma bir ruh ve enerji, 90'lar ve sonrasının karanlık öğeleri ve de yer yer David Bowie'yi hatırlatan tok ve hayalci bir vokal. Hayalci olduğu kadar, sağlam zemine basan, gerçeklikten kopmamış bir anlatımla karşımıza çıkıyor SWR.

Müzikleriyle ilk tanıştığımda, oldukça farklı, mainstream'den olmayan bir grup imajı yarattı bende. Pop akımına dahil olmadıkları belliydi ancak oldukça ünlü - belli çevreler dahilinde tabi - ve tutulan bir grup öğrendiğimde şaşırmadım da değil.

Kendilerini İngiliz de zannettim. Baktım, Amerikalı oldukları ortaya çıktı. Bir kez daha dumur olayı oldu bende. Bir taraftan da sevindim. Amerika'dan uzun süredir farklı, yaratıcı ve vurucu müzik örnekleriyle karşılaşmamıştım.

Yutub'da kliplerine bir göz attığımda Shirley Manson'ı görür çift gözüm. Fazlaca sevinir gönlüm bu duruma :) ne de olsa Shirley Manson ablamızı dinleriz, beğeniriz, hoşlanırız da ayrıca (farklı bir güzellik görüyorum kendisinde).

Çok fazla geçmişe sahip olmayan She Wants Revenge ilk albümlerini 2006 yılında yayınlar. Albümün adı grubun da adıdır aynı zamanda (aslında bu cümle tam tersi şekilde olmalıydı ama anlayanlar anlamayanlara... :D). İkinci albüm, This Is Forever 2007'de yayınlanır. EP'ler ve kompilasyonlar haricinde daha aktüel albğmleri yoktur henüz. Ancak çok yoğun turne grafiğine sahiptir SWR.

Şarkılara tek tek girip ne kimseyi ne de kendimi sıkmak istemem. Ancak ne yapıp edip 'Out Of Control' parçasını bir yerlerden bulup dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim. favit'te oku

26 Ekim 2008 Pazar

We Have Been Darkened. Again!


Once Mr. Suleyman Demirel (ex-PM and ex-President, now retired) made a statement.'My state employees know their "job"! This was a statement made to tackle the arguments for raising state employees' salaries.

State employees (called memur) in Turkey are generally viewed as dysfunctional and corrupt low organs of a state institution. Not that their head of department are less corrupt and more functioning but a lower level state official is always more accessible (bribable) for the ordinary people when they are in need of their help.

Therefore, Mr. Demirel's counter-argument regarding the salaries is more than suitable. What Mr. Demirel meant was that 'his citizens would survive under any circumstances so, a bit more of tightening the belts'...

And... now is the time for Mr. Demirel's media to know its position in taking necessary reactions.
His mass media -no doubts at all - would know what to do.

Blogging platform that I use, Blogspot, has been banned in Turkey!

This is a fact, no matter how ridiculous it may sound. Youtube has been forbidden for a quite long time already. And not only Youtube and Blogspot are on the list. These are the global internet players who got stuck in the filter of institutions of the Turkish state.

No reason was given for banning the Blogspot. Quite typical! Why bother the citizens by filling their ears with loads of "unnecessary" information? The state is not "obliged" to release any explanations regarding its actions.

The message of the state, in this case, would be just like of ultra nationalists' motto in Turkey: 'Love it ot leave it!

However, human brain is much more complex than this "flat sentence" [in meaning].

You cannot be a part of a race for joining the European Union, leading negotiations with EU high officials and allow personal and national freedom of information to be hurt this way unless you see yourself within the league of rogue states who strictly practice information control through global nationwide prohibitions on online and hard-copy publications.

Blogspot is the most commonly used blogging platform in Turkey. And what the state officials try to do is attemtping to stop the flood by locking their doors. They either need to build a gigantic dam to stop the "flood" or join the flood and allow the flood waters flourish the people through causing their ideas to bloom in the form of info-flowers.

'What "my media" writes about this ban' might ask Mr. Demirel. Would he really?

Would or not. What matters is now that the Turkish media puts their minimal efforts in telling about this story, let alone reporting it in details.

Minutes ago I read a banner on Milliyet's webpage. It writes so; 'A journalist writes with a courage, and Milliyet awards him!'

WTF?!?

For those who are not familiar with the abbreviation: it simply means, What a Thrilling Feeling!

I'm thrilled. Once again.

It seems so that this a series of "darkenings" inflicted upon free speech.

Again... Where is my media?

Is the media merely insensible of what is happening aside of them or are they afraid of their bread to be stolen by the next generation journalists, the bloggers? favit'te oku

21 Ekim 2008 Salı

Everybody To The Lions!


BEHEMOTH this is!!!

Yes, I know you can read. Sometimes it's better be told twice than none.

Behemoth - one of the most powerful and famous among the 'heavy' Polish stronghold. However, the word 'heavy' may not be sufficient in quality for defining Behemoth's musical orientation.

Behemoth are brutal in sound, brutal in their way of expressing anything there is to be said.

"Christians to the lions", "Antichristian Phenomenon", "Hell is for children", "Christ grinding avenue" are some of Behemoth's song titles that are enough to scare those who are obsessed with chasing butterflies around their village cottages on a lovely sunny day.

Behemoth is not for children! What Behemoth offer is a global fixed state of mind that, most likely, have been created in a local hell of their own.

Behemoth is disobedience. Behemoth is the shining star of rebellion.

Demonic, devilish, Antichrist and else they may seem. But, what is left for a rebellion spirit to embrace in order to break away from his Catholic past? What is the most suitable mask to be worn for halting the 'degenerate piety'? To those who are following my reasoning it's clear that the keyword is 'rebellion'.

As it is stated in the poem 'Hymn to Lucifer' by Aleister Crowley, the motto of Behemoth is "The key to joy is disobedience"...!

Behemoth is here to put some salt in our eyes and pour some wine in our lives through their refined crudeness. Their twisted vision of existence and the magnificent pseudo-borderlines between existence and death might put you in a creepy mood of self-awareness. But, once you enter the brutal and dark dome of Behemoth you feel immortal.

Such a controlled immortality that you are hungry for spiritual glory and ready for a battle as if you are still a mortal with readiness to die.

But, everyone! Relax!

No one's going to be thrown to the lions! As in one of the Behemoth videos it says, "It's just a song"! It's definitely beyond from just being a song or lyrics of Behemoth's.

Although Behemoth placed themselves deep in the mainstream, it's clearly seen they have preserved the initial spirit.

Behemoth is the candle light through the dark path of life.

Enjoy the recently added video clips of Inner Sanctum and At The Left Hand Of God from the album Apostasy! favit'te oku

20 Ekim 2008 Pazartesi

Gecenin Tam Üçünde


Gecedir F. Kızılok dinlemenin vakti. Kollektif yalnızlıktır O'nun müziğinin modu.

Veya gün ortasında kendinizi boş, yemyeşil, sapsarı, rengarenk bir kır parçasındadır soluğu almak Kızılok'un hissettirdiği.

Sevgilinin sıcak ve sevgi dolu soluğunu yanağınızda hissetmenizdir...!

Çok yönlü bür müzisyendir Fikret Kızılok.

O'nunla büyümek nasip olmasa da büyüdükten sonra hissiyatıma katkılarını takdir etmeme engel değildir bu geç kalmışlık. Türk Halk Müziği'ne sıkı sıkı sarılmış bir müzik bestecisi, icracısı ve sanatçısıdır. Hayata farklı bakan sözleri ve deneyselliğiyle çığır açmıştır özgün müzik kulvarında (hatta pop müzikte de).

Hüzündür. Sevgidir. Sevinçtir.

Doğadır. Doğaya, ondan kopmamacasına, sarılmaktır.

Hayattan soyutlamaktır. Aşkın deli dolu edebiyatını yapmaktır.

Üzüntüdür. Bu üzüntüden kendine pay biçmelerdir.

Yalnızlıktır. Yalnızlığını şikayet değil, bundan mutlu sonuçlar çıkarmaktır.

İnsana dairdir. Basit(!) insan ilişkilerini kördüğüm halde görmektir.

Izdıraptır. Izdırabı kontrol etmeyi öğrenmektir.

Budur benim için Fikret Kızılok.

Hatta daha da fazlasıdır.

Önünde saygıyla eğildiğim büyük üstattır.

''Sevda Çiçeği'', ''Gecenin Üçünde'', ''Güzel Ne Güzel Olmuşsun'' beni buhranlı anlarımdan kurtarmış sadece birkaç F. Kızılok eseridir.

Şahsen benim için düşünür ve hayat görüşünün iyi de bir yurumcusudur.

''Mustafa Kemal - Devrimcinin Güncesi'' adlı M. Kemal'in hayat hikayesini anlattığı/aktardığı eseri tüm müzikal yaşamında başlı başına bir şaheserdir kanımca. Besteleriyle, şarkıları ve yerine göre haşin, yerine göre hüzünlü sesiyle bu kaset/kitap olan eseri her dinleyişimde ağlamamak için büyük çabalar sarfetmem gerekli.

Hissiyatınızın derinliğine inmek için F. Kızılok'u şuradan daha etraflıca özümseyebilirsiniz.

Sevgili Kızılok'un birkaç şarkısını kulak içi ederken bunları, bu hislerimi, paylaşmak istedim.

Sevgiyle ve büyük saygıyla anıyorum F. Kızılok'u! favit'te oku

17 Ekim 2008 Cuma

Samael Samael


Bir de Samael olsun istedim sayfada.

Puzzle parçalarının yerine tek tek oturması gibi birşey. Bu demek oluyor ki önümüzdeki günlerde Moonspell ve Tiamat mutlaka yer almalı Karadamar'da (P. Lost unutulmuş değildir asla).

Gençliğimi meşgul etmiş, o dönemlerde baba diye tabir ettiğimiz, gruplardan biridir. O dönemler dediğim, konser mekanlarının yoğun şekilde ziyaret edildiği, konser kaçırıldığında sanki Beşiktaş gol yemiş gibi üzüldüğümüz zamanlardı. Müziğe duyulan açlık, yerli piyasanın çocuksu ve olgunlaşmamış tavırlarıyla benim ecnebilerin ürettiği müziğe doğru kaymamı ve orada - bir süreliğine de olsa - çakılıp kalmama sebebiyet verdi.

Samael, müziğe değişik yaklaşımıyla, yenilikçi yapısı ve az da olsa mainstream'e yaklaşan tavrıyla hoş bir müzikal kombinasyondur. Tekdüze değildir, melodiktir, serttir ve sağlamdır, elektronik ve distorşındır aynı zamanda.

Samael'e ilk defa kulak kabarttığımda kendilerini Kuzey Avrupa dolaylarından sanmıştım. Aslında İsviçre'lidirler. Ortak noktalarda İskandinav ekolüne yaklaşsalar da, kendilerine has müzikal tavırlarıyla ve melodik sound'larıyla kuzeylilerden ayrılırlar.

Her ne kadar endüstriyel metal olarak tanımlansa da bazı çevreler tarafından, bana göre Samael'in ana fikri black'tir. Çıkış noktaları da dinleyene aynı ipucunu veriyor. Black metal'in kalıplarına sadık kalmamaları, yeni düzenlemelere gitmeleri onları 'davayı satanlar' çöplüğüne göndermez kesinlikle. Aksine, Samael kendi tarz ve duruşlarını oturtmuşlardır yeraltı (artık ne kadar yeraltıysa tabi) müzik piyasasında.

Biraz geç oldu tanışmam Samael'le. Passage albümünün eleştiri/yorumunu okumuştum zine'lerin birinde (Non Serviam vardı bir aralar. O zamanlar bu derginin varlığına en çok sevinenler grubuna üyeydim :) dükkan dükkan toplatılmıştı daha sonra, yok satanikmiş, yok kıl yünmüş...)
Herhangi bir albüm hakkında okuduğunuz review size yön gösterebilir, sizi önyargılı yapabilir o albüme karşı ancak asla, dinledikten sonra edindiğiniz hazzı ya da hoşnutsuzluğu, hatta belki de nötrlüğü veremez size. Kulaktan içeri sızan ses dalgalarında saklı bilgi artık beyninizin gerekli yerine konuşlanmış ve beyin kıvrımlarınızın aktivitelerini kontrol eder hale gelmiştir.

Senelerden '97 diye hatırlıyorum, yanılıyor da olabilirim. Samael'in konser haberi gelir bize. Onu da hatırlamıyorum ya nerden aldık haberi :D Konser Kreator'la birlikte verilecektir. Konser mekanının adını da hatırlamıyorum. Hayatımdan belli bir dönem mi silinmiş, nedir bu :) Efendim konser mekanı Harbiye'deydi. Mekanın adı da değişmiştir artık zaten, tamamen kapanmadıysa tabi.

Kapıda 'Samael Samael' diye bağırınıyoruz, oldukça uzun bir süre beklemiştik kapıların açılmasını. 'Kreator Kreator' diye de bağırındık canım, olmaz olur mu :D Kreator'a da saygımız sonsuz(du). Konser fena değildi, iyi kafa sallamış olmalıyım ki 2 gün boyunca boyun ağrısı bir türlü eksik olmadı bendenizden. Asıl daha da korkuncu konser esnasında, ben moduma girmişim, headbang tribimi yaşıyorum orada, bir de aniden öküzün teki sırtıma geçirmesin mi dirseğini. Iııııırrrrgggggggghhhhh....!!! O acıyı anlatamam size. Tam bir hafta sürdü etkisi. Morluğu daha da fazla. Bir de adamı göremedim o esnada, pogo yaparken bana gömeceğini gömdü kaçtı gitti. Bir yakalasam.... Bahsi geçen zat bu dizeleri okuyorsa açık etsin kendini. Söz, karşı atağa geçmeyeceğim! :) Ne de olsa üzerinden 10 seneden fazla geçmiş.

Konser sonrası, anlayan anlamaya herkes, Samael'in drum machine kullandığının vıdı vıdısını yaptı. Halbuki ne gerek var, anlamaya çalış işte. Adamlar, klavye destekli yeni bir format geliştirmişler, işin içine [gayet de şık duran] elektronik davullar yerleştirmişler. Kaldı ki, piyano destekli giriş ve geçişler Samael'in müzikal zenginliğini klasik müzikten aldığı savını da fazlaca destekler bence. Kısacası, bizim küçük kafalı müzik dinleyicimiz, aynen spor ve siyaset konusunda nasıl fazlaca bilgi ve yorum sahibiyse, henüz doğru dürüst tanımadığı müzik hakkında bile pekala ileri geri konuşma hakkını elinde tutmakla kalmıyor, hiçbirşeyden çekinmeksizin bu hakkını kullanıyor.

Grubun 2007 albümü var hali hazırda. ''Solar Soul''. Henüz tamamını dinleme fırsatı bulamadım ancak dinlediğim kadarıyla fena bir albüm değil diyebilirim. Üzerinde çalıştıkları albümün adı ise ''Lunar Rise''. Herkesin haberi ola!

Şahsen, Passage ve Ceremony Of Opposites albümlerini kendime çok yakın hissederim ve dinlerim, belli aralıklarla. Exodus da ismi anılası bir yapıt, oldukça da deneysel aynı zamanda.

Buradan Samael'in turlamaya dahil ettikleri yer ve mekanları görebilir, gitmek katılmak bile isteyebilirsiniz :D

Albüm geçmişleri de aşağıda gördüğünüz gibi. Belki bu bilgi bir şekilde bir işinize yarar :)

1. Worship Him (1991)
2. Blood Ritual (1992)
3. Ceremony of Opposites (1994)
4. Rebellion (MCD 1995)
5. Passage (1996)
6. Exodus (MCD 1998)
7. Eternal (1999)
8. Reign of Light (2004)
9. Era One (2006)
10. Solar Soul (2007)

Son olarak, Samael'in kelime anlamı olarak ne ifade ettiğini merak edenlere o bilgi tek bir tıh mesafede. favit'te oku

15 Ekim 2008 Çarşamba

Gotik Ufuklar

Bugünkü konuğumuz, Karpat Dağları'na vurgun ve Drakula Efendi'nin müdavimlerinden olan, XIII. Stoleti!

Ta Çek Cumhuriyeti'nden kalkıp şu anda okumakta olduğunuz sayfalara konuk olacaklar.

Abilerim ablalarım, XIII. Stoleti ismini kendine uygun bulmuş gotik rock topluluğumuz Çek yeraltı müzik arenasının nadide örneklerinden olup, adeta kurumuş bir çiçeğin çerçeveye alınmış ve karanlık odamızın hoş bir yerine asılmış misali bir duruşa sahiptirler.

Haklarında çok detaylı bilgiye sahip olmasam da müzikal duruşlarından epey bahsedebilirim. Sadece bahsedip, okuyucuyu haberdar etmekle de yetinebilirim, ki öyle olacağa benziyor (kim okuyorsa artık burayı :D).

Öncelikle grubun adıyla ilgili açıklamayı yapalım ki kimse meraktan çatlamasın. Efendim, 'stoleti' ya da 'stoletie' slav dillerinde asır/yüzyıl demektir - 'sto' yüzdür (100). Yani, Onüçüncü Asır! Adamların gotikliği de oradan geliyor zaten. Stoleti sound'u da o dönemleri andırırcasına, öylesine temiz ki sanki yüzelli yıldır tozlu kalmış rafları yeni temizlemişsiniz de yine o bilge tozların etkisinden kurtulamayıp bir yüzyıl daha dinlenip tozlansınlar diye bırakmışsınızdır. Çünkü budur alıştığınız hayat. Dizboyu toz ve karanlık ortam - ara sıra loş ışık da olabilir, gizem dolu büyük büyük odaların olduğu görkemli bir malikane ya da tercihen şato. Buna yakın birşeydir Kont Drakula'nın hayatına ait öğeler.

XIII. Stoleti, sürükleyici melodisiyle yerinde gitar ve davul katılımlarıyla, romantik bir şekilde ele alır Transilvanya gizeminin öyküsünü. Bu noktada da İskandinav black metal'inden ayrılır, kendi türevinin yolunu çizer Stoleti. Daha çok, notalarıyla katkıda bulundukları edebi romantisizmin karanlık köşelerinde gezinirler.

Gece, büyü, kara büyü, gizem, dişlek konttan ve tayfası vampirler, hristiyanlık, evangelium, kara gökyüzü, kurt adam ve kurt kadın, stigmata - İsa'ya ait olduğu varsayılan izler - gibi konulardan bahseder XIII. Stoleti.

Şundan bundan bahseder Stoleti derken, romantik bir anlatım ve çok da sert olmayan bir müzikal yaklaşım gözönüne getirmek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Ne de olsa [gotik] rock'tan bahsediyoruz.

80'li yılların ikinci yarısından itibaren aktif olarak müzikle iştigal etmeye başlayan ekip üyeleri Petr Stepan (gitar/vokal), Pavel Stepan (davul) ve Leos Kostelecky (bas gitar) ilk çıkış noktası olarak post-punk'ı seçerler. Ve fakat, ilgileri ve beğenileri öyle anlaşıldığı üzere değişime uğrayıp gotik türüne yönlendirirler kendilerini.

Diskografik özgeçmişleri şöyledir efendim:

1. Amulet (1992)
2. Gotika (1994)
3. Nosferatu (1995)
4. Werewolf (1996)
5. Ztraceni V Karpatech (1998)
6. Metropolis (2000)
7. Karneval - Best Of Gothic Decade 1991-2001 (2001)
8. Vendetta (2004)
9. Vampire Songs (2005)

Bizzat tavsiye etmek istediğim parçaları da şöyle sıralayayım:

'Dum Kde Tanci Mrtvi' - Ölülerin Dans Ettiği Yerde - harika melodisi ve ''kaçınılmaz yok oluşsal'' yapısıyla listemin en başında yer almayı haketmiştir.

'Vlci Zena' kurt kadın temasıyla, 'Elizabeth' oturaklı gotik duruşun resmi edasıyla, 'Nevesta Temnot' - Karanlığın Gelini - dişi vampirlere ithafıyla ve 'Evangelium' çekici klavye girişi ve klasik hard rock gitarlarıyla XIII. Stoleti favorilerimdir.

Son zamanlarda domates suyuna pek bir abanmaya başladım. Triplere giriyorum kendimce :D Neden XIII. Stoleti dinliyorum diye şaşırmamak gerek :) favit'te oku

13 Ekim 2008 Pazartesi

Güneşe Bak, Doğacak Güneşe Bak!


Eins, zwei, drei, vier, fünf, sechs, sieben, acht, neun, aus...

... diye başlar Rammstein'ın nadide parçalarından 'Sonne'!

Güneştir hayat veren. Işınlarıyla insansı ilkelliğimizi örtbas eden, vücudumuza sıcaklıkğıyla hayat veren, hala gülebilmemize ve sevinebilmemize sebep olan, hayattan vazgeçmemizi engelleyen dünya ve evren gerçeğidir güneş.

Güneşin Rammstein'daki yerine gelmeden önce güneşin Nazilerdeki anlamına bakalım. Nazi ideolojisi, Almanların aslen Pagan politeist (çoktanrılı) inanç sistemine ait olduğunu altını çize çize bitirememiştir. Esasen, sadece Almanlara özgü bir inanç sistemi değildi bu, hemen hemen tüm toplumlar güneşe tapma deneyiminden geçmiş, aracı totemler yaratmış, şaman da dediğimiz paganlardı. Zeitgeist isimli filmden dinlerin gelişimi ve güneşin inanç sistemlerindeki yerini ve zamanla evrimini görebilirsiniz.

Uzun lafın kısası, Almanlar kendi Nazi doktrinini ve pagan ideolojisini beyinlerde yerleştirmek için güneş imgesi olan Swastika'yı kullandılar. Nazi'lere ait bir şekil değildi swastika. Pagan toplumlara - çoğu Slav kökenli - aitti bu gamalı haç. Güneşin resmiydi adeta ve sağlığı temsil ediyordu. Tarih, ne yazık ki, bir çok şeyi çok kolay manipüle edebiliyor ve her türlü kalıbı gözü bile kırpmadan tahrip edebiliyor.

'Sonne'deki güneşin hikayesi ise 1936 yılında, Alman Maximilian Schmelling ve K. Amerikalı Joe Lewis, arasında yapılan boks müsabakasına kadar uzanır. Almanya-Amerika arasındaki siyasi çekişmenin spor alanındaki yansımasıdır bu müsabaka. En azından, Almanlar bunu böyle görüyordu. Amerikalılar açısından da önemsiz bir spor olayı değildi tabi ki. Ne de olsa süper güç olmanın yarışındasınız.

Schmelling, yenilmez rakibini devirir ve Almanlar'ın Amerika'yı dumura uğratma planı sonuçlanır. Alman Propaganda Bakanı Joseph Goebbels bu zaferi Almanya ve Nazi Doktrini açısından tam bir galibiyet olarak yorumlar ve propagandasını yapmakta elinden geleni ardına koymaz - zaten işi de propaganda değil mi adamın.

Buradan çıkardığımız sonuç ne?Şarkıda bahsedilen 'Sonne', yani güneşin parlaması Schmelling'in yumruk ve kroşelerinin rakibinin suratındaki patlamalarıdır. Parçanın girişindeki 1'den 10'a kadar sayma da rakibin nakavt edilişinin dünya tarafından kutlanışı şeklinde resmediliyor. O yüzden 'dünya yüksek sesle on'a kadar sayıyor' denir şarkıda.

Hatta, Rammstein parçanın klibinde Ukrayna asıllı Alman boksör Vitali Klitschko'yu kullanmak ister. Ancak, Klitschko bu teklifi geri çevirir. Hikayenin sertliği ve de yüklenebilecek mesajın ağırlığından olsa gerek kabul etmez. Genişine enine boyuna okuma malzemesine buradan erişilebilir.

Max Schmelling'in kendisi bir Nazi taraftarı değildir aslında. Hatta ve hatta, iki Yahudi çocuğunu bizzat kurtarmaya çalıştığı bile söyleniyor. Daha fazla bilgi için tık.

'Sonne'nin sözleri hakkındaki rivayet böyle. Rammstein'ın esin kaynağı ne olursa olsun, sağlam edebi anlatımı, vurucu müziğiyle enfes bir müzikal deneyim.

One
Here comes the sun
Two
Here comes the sun
Three
It is the brightest star of them all
Four
And it will never fall from sky
Five
Here comes the sun
Six
Here comes the sun
Seven
It is the brightest star of them all
Eight, nine
Here comes the sun

Bir kuple İngilizce'ye çevrilmiş satırlar burada görünsün dedim, herkes Almanca bilemeyebilir - kendim de dahil. Ama yok, ben illa ki Almancasını isterim diyorsanız hier derim!

Üüüüüüç

İkkiiiiiiiii

Biiiiiiiiirrr

Baaaaaammm! favit'te oku

11 Ekim 2008 Cumartesi

Takıntılarla Hayatın Tadını Çıkarmak


Takıntılardır, çoğu zaman, hayatımızı kısıtlayan, düşüncelerimizin gelişimine engel olan, ruhsal büyümeyi enfantil seviyede bırakandır.

Bendeki takıntı da - sadece birkaç günlük mazisi de olsa - oldukça yoğun. Bahsettiğim 'Final Cut' takıntısı. Hele ki aralarında 'One Of The Few' parçası döne döne winamp'ı çıldırtabilir.

One Of The Few

When you're one of the few to land on your feet
What do you do to make ends meet?
Teach.
Make them mad, make them sad, make them add two and two
Make them me, make them you, make them do what you want them to
Make them laugh, make them cry, make them lay down and die.

İşte bu dizelerden ve de müthiş Pink Floyd tınısından kurtulamıyorum kaç gündür.

Bağımlılığın da bir derecesi olmalı. Sabah kahvaltı'da süt, öğlen sütlü çorba, akşam yemeği olarak da sütlü birşey yine - aklıma akşam yemeğinde sütle yenebilecek birşey gelmedi :D idare edelim.

İnsanın fikri gücünü yansıtıyor One Of The Few benim için. İnsanın tanrısal güce sahip olmayı istemesinden kaynaklanan herşeyi kontrol etme isteğinden gelir bu fikir gücü. Bazen de tamamen insanın içinden gelen öğrenme isteğinden uyanan içgüdüsel başkalarına öğretme yoluyla öğrenme...

Yanlış anlaşılmasın, bir Pink Floyd yazısı olarak algılanmasın sakın buradaki sözler.

Büyük haksızlık etmiş olurum 'Pembe Sel'e...

Paylaşmak istedim.

Belki takıntıdan kurtulurum dedim.

Sonra baktım ki, neden kurtulayım?!?!?

Süt için, süt içirin diye bas bas bağırmıyorlar mıydı küçüklüğümüzde? favit'te oku

10 Ekim 2008 Cuma

Anathema Updated


Bu haberi atlamak olmaz.

Anathema'yı taze taze konu edinmişken grubun resmi web sitesi'nde yayınladığı tam üç adet empeüç formatında yeni şarkı (mp3 diye de yazılır :D) mevcut.

Mp3'leri buradan dinleyebilir, daha fazla bilgi için ise şuraya bir göz atabilirsiniz.

Yeni çıkacak olan albümün adı Hindsight!

Git de anla ne demek. Ama bunu da çözeriz, merak etmeyin :)

Yarı akustik bir albüm olacakmış. Dinlediğim parçalardan edindiğim izlenim ve plak şirketinin Anathema'ya özel olarak hazırladığı website'de okuduğum kadarıyla albüm eski ve yeni şarkıların akustik, elektronik ve orkestral bir şekli olacakmış.

- mış'lı konuşuyorum çünkü henüz ben de tam olarak bilemiyorum. Ezbere konuşmaya da gerek yok.

Haa, bir de yeni parçalarının adı 'Chained (Tales of Unexpected) imiş!

'Hindsight'ın akabinde ise üzerinde çalıştıkları proje geliyor(muş).

Plak şirketinin tanımlamasına göre, adı 'Horizons' olarak belirlenen albüm, her türlü beklentinin çok ötesinde olacak(mış)....! :) favit'te oku

Kaderin Acı-tatlı Lezzeti


Veeeeee.....

Huzurlarınızda cennetten kovulmuşların marşı haline gelmiş Anathema!

Bu blog'da herhangi bir yazıyı okuyan bazı zatlar diyecekler ki - belki içinden belki de sesli - yahu bu yazar kişisi satanik mi, ate mi, nedir derdi?!?!?!

Buradaki yazıları tamamen hayata yüklenmeye çalışılan sembolik anlamlar ve edebi değerler çerçevesinde değerlendirmek gerek. Yazar kişisi bunu böyle algılamaktadır. Bu bir arayıştır, yazıların soft-copy'ye dökülerek kalıcı fikirler oluşturmak ve bu fikirlerin ışığında kafaya takılan sorulara yanıt aramaktır.

Bu açıklamayı da yaptıktan sonra Anathema hakkındaki düşüncelerime dönebilirim herhalde.

Liverpool'dan çıkma İngiliz saykolarıdır Anathema. Sayko (psycho) diyorum zira böylesine kırık ruh icraatlarını kolay kolay her müzikte bulamazsınız :)

Grubun tarihçesine göz attığımızda, Anathema'nın yeri ve duruşu bambaşkaydı. Çıkış noktaları death'in doom metalle harmanlanmasından oluşan kendilerine has melodik dışavurumuydu. Temiz vokallerle daha az uğraşan, daha çok sırtını brütal vokallere yaslamış bir Anathema vardı ilk albümlerinde - Serenades 1993. Ardından gelen The Silent Enigma (1995) dinleyiciyi gereken - ve de arrranan - muammanın içine, sessiz ancak sağlam adımlarla, sokmayı başardı.

Sessiz Muamma (enigma=muamma) 'daki çizgi psychedelic seviyeye ulaşmıştı. Müziğin death yönünden çok doom tarafına ağırlık verilmişti. Müzikle ve sözlerle verilen hayattan kopma mesajlarıyla, ölümcül olmanın maddi ağırlığı ve ruhsal hafifliği resmediliyordu resmen.

Anthema, My Dying Bride ve Paradise Lost aynı ekolün takipçileridir. Bu üçlünün arasından en yoğun deneyselliği icra edenler Anathema ve Paradise Lost'tur. Paradise Lost'a belki de bir sonraki yazıda değinirim ( Belli mi olur, Pink Floyd'la da sürpriz yapabilirim. P.Floyd için erken olabilir ancak, nitekim efenim henüz toyuz, hamız, pişmemişiz :D).

Anathema deneysellikte çok aceleci davranmamıştır. Her yeni albümle, dinleyiciyi yeni denemelere alıştıra alıştıra, dinleyicinin gönüllü olarak asimile olmasını sağlamıştır.

Sessiz Muamma'ya geri dönersek, Restless Oblivion'un atmosferik girişiyle başlayan, Shroud of Frost'tan içsel bir gerilim ve öfkeyi sezdiğimiz, ...Alone'da tuhaf bir sakinlik havasına şahitlik ettiğimiz, Sunset of Age'de bir önceki sakinliğin biribirine karışan ancak harmoniyi elden bırakmayan ses ve sözcüklerle bozulmasına, Nocturnal Emission'da şeytani bir ızdırap ve sınamayla karşı karşıya olduğumuz bir ortam, Silent Enigma'daki deyişle 'a mind's escape' ( bir zihnin kaçışı) bir sonraki parça olan Ölen Dilek (A Dying Wish)'e güzel ve anlamlı geçişiyle böylesine bir albümdür The Silent Enigma. Birkaç farklı ruh haleti içerisinde yolculuktur. İnsansı dilek ve hissiyatların şeytani yüzlere bürünmesiyle [hissederek] dinleyeni oturduğu ya da durduğu yere kolayca zımbalayabilir.

Fakat, asıl hakkında yazmak istediğim albüm olsa olsa Alternative 4'dur. Bu kadar anlamlı, hissiyatlı, akıntısına kapılanları - kapılmamakta ısrar edenleri ise daha sonradan - dumura uğratan bir çalışma aynı kalıplar dahilinde var mıdır bilemiyorum.

Alternative 4 albümü ilk defa elime geçtiğinde Moskova'da tineycırlığımın son zamanlarını tüketmekteydim :) Anathema aynı sene bu leziz - patlıcan gibi aşağı yukarı :D - albümü yayınlamaya karar verirler. Alternative adını görür görmez içimden, umarım yumuşama yoluna gitmemişlerdir diye geçirdim. Sevdiğim birçok grup yeni albümlerinde müzikteki sertlikten ayrılma yolunu seçiyordu. Anathema'dan da aynısını beklemek istemiyordum. Bu İngiliz saykolarına saygım, sevgim ve aşinalığımdan dolayı albümü almamazlık gibi bir harekette bulunamazdım.

Albüm alınır, Moskova'nın eşsiz metrosunda discman'e takılır, ilk parça başlar...

Başlar başlamasına fakat, ilk duyulan ezgiler piyanodan çıkmaktadır. İşte bu olmadı diye geçiririm içimden. Tam da bunu istemezken, kardeşim piyanoyu müziğe dahil etmek için neden kastınız ki? Nedir yani bu şimdi?

Anathema sertliği uçup gitmiş zannederken, Alternative 4'da yeni bir Anathema keşfettim. Çok daha melankolik, çok daha insancıl, çok daha konunun özüne inen şarkı sözleri. Kendimi mi buldum ne dedim hatta, içimden yine :)

Bulunduğunuz yerin neresi olduğuna bakılmaksızın Alternative 4'la içine girdiğiniz dünya bambaşkadır. Albüm satırlarının yazarının hayatına girmeye çalıştığınızda, anlatılan deneyimlerin sizin kendi karşılaştığınız olayların muhakemesine itelediğini hissedebilir, böylece gerçeklikten çok kolayca kopabilir, Alterntive 4'un büyüsüyle tırmandığınız bulutların üzerinde başkalarının yaşantılarıyla birlikte kendinizi de o yükseklikten seyredebilirsiniz.

Anathema'nın size bahşettiği yükseklikte damarlarınızda akan asil kanın basıncının kontrollü şekilde sakinleştiğini fakat, bu fiziki sakinliğin ruhsal sakinliğe faydası olmadığını da görürsünüz ayrıca.

Fazla uzatmaya gerek yok. Empty isimli parçada hayatı dolu dolu yaşadığımızı zannederken aniden boşluğa düşmemizle ayaklarımız yere daha sağlam bastıktan sonra anlarız ne kadar 'boş' olduğumuzu. Ne kadar da çabalayıp bocalasanız, bir kere 'boş'luğunun farkına varan bunu geriye döndüremez. Bu açıdan, kendi kendimize beynimizin kıvrımlarında yarattığımız - öz kendimizle veya başkasıyla alakalı - hileli hayal oyunları bazen, akıl sağlığımızı koruması yönünden, gerçekleri bilmekten çok daha sağlıklı olabilir.

Regret var bir de. Hayatta hep keşkelerle yaşamayı sevidiğimizden keşkenin de bizzat fanatiği oluruz. Ah keşkem, ah keşkem sadece ticari emellerle yaratılmamıştır bence. Kanımızda var.

Regret aslında biraz da Empty'nin genişletilmiş versiyonudur gibime gelir. Bahsettiğim boş/nötr mutluluk haliyle bilmediğinin farkında olsan da olmasan da değişen çok fazla birşey yok. Ancak, eskiden asla bilmediğin birşeyin şu anda da farkında olmama isteğidir adama koyan. Burada başlar hayatın acı-tatlı lezzeti! Başladığı yerde de senin gücün tükenmiştir artık. Çünkü sen pişmanlıkların olmadan yaşamayı öğrenememişsindir zaten.................

Albümün tamamı biribirini takip eden düşünce silsilelerinden oluşuyor. Birbirlerinden kopuk halde de varolabilecek güçte parçalarla dolu Alternative 4. Fakat albüm birlikteliği dinleyicinin üzerindeki algıyı ve anlamı çok daha güçlü kılıyor. Ayrıca grubun Pink Floyd'a en çok yaklaştığı noktadır bence bu albüm. Dinleyin, karşılaştırın.

Daha sonraki albümlerinden Judgement ve A Fine Day To Exit çok fazla birşey uyandırmadı bende. Gerekli vakti ve sabrı ayıramadım belki de albümleri hazmetmeye çalışırken :-)

A Natural Disaster fena bir Anathema albümü değildir. Eski ruh değişmiştir artık. Ancak her zaman yeni, farklı ancak yine de gerçek ve güzel hisler yakalanabiliyor Anathema'da. Özellikle Flying ve Electricity isimli parçalarda....

Anathema, yaygın kanının aksine dışlanmışlık değildir. Anathema, tanrıya kul tarafından sunulandır. Neyi nasıl sunduğunuzun büyük önemi var tabi ki...

Kimin gönlünden ne koparsa! favit'te oku

4 Ekim 2008 Cumartesi

Gelin Olmuş Gitmiş Rüyalar


Belirsiz bir nedenden dolayı ertelediğim bir yazıdır My Dying Bride yazısı. Hakkında yazmayı çok önceden planladığım bir topluluk MDB. İlk dinlediğimde bana, ''işte sağlam ruh, işte sağlam kafa'' dedirten bir müzikaliteyle karşılaşmıştım. Senelerden '96 olsa gerek. Bu İngiliz topluluğunun adını ya duymuşum ya duymamışım. Bir şekilde ''Turn Loose The Swans'' (Kuğuları Azat Edin) albümünü edinmişim. Kuğu deyince, Bülent Üstün'ün ''Kabız Kuğu'' karikatür kitabı aklıma geldi. Süper bir kitaptır. Ama oldu mu şimdi, MDB yazmaya başlarkenki tüm o mistik havanın içine ettim. Hay kafama... :) Neyse toparlarız.

Kuğuları azat etme merasimi olan bu albüm benim için hayatı müzikal yoldan algılamamda dönüm noktasıydı diyeceğim. Kimileri diyecek: Ya kardeşim senin için de, ne dinlesen hayatının dönüm noktası oluyor?!?!? :))) Biraz öyle hakikaten. 16-17 yaşında olduğunuzu ve böylesine güçlü bir müzikle karşılaştığınızı düşünün etkilenmemek mümkün değil. Tabi bu tür müziğe meraklıysanız eğer. Yoksa, Küçük Onur ne hisseder bilemem tabi :P

Şaka bir yana, MDB'nin uslubu o yaşlarda oldukça devrimci ve tabu yıkan nitelikteydi. Zaten, o dönemlerde - genelde her genç gibi - değişik birşeyler arıyorduk herhalde. Sarıldık, yapıştık, bırakmadık My Dying Bride'ı.

İstanbul'a geldiler bir ara, ancak ben orada değildim artık. Kaçırdım, göremedim. Bakalım bir Avrupa turnesi yaparlarsa yakınlarda, İngiltere'ye kadar gitmeye gerek kalmaz. Aslında İngiltere de hoş bir macera olabilir.

Kuğulara dönersek, TLTS (Turn Loose The Swans) harbi bir başyapıttır. Müzikal altyapısı, duyguların dışavurumu, şarkı sözlerinde kullanılan şiirsel yapı ve bu lirik yapının sıkı MDB melodisiyle birleşmesinden doğan kendilerine has atmosfer... Bu bahsettiğim öğeler sadece TLTS albümüne ait tekil his ve karakterler değil. MDB albümlerinin hemen hemen hepsinde rastlayabileceğiniz özellikler. Ancak, hani bir yazarı seversiniz, tüm kitaplarını okumuşsunuzdur ve hepsinin arasından bir tane favoriniz vardır ya, işte ''Kuğu'' sevgisi de bende böyledir.

Albümün giriş parçası Sear Me MCMXCIII'den tutun, kapanıştaki Black God'a kadar her tınısını, her deyişini, böğürtüsünü ve temiz vokalini özümsediğim, her dinleyişimde kendimden birşeyler bulduğum bir yapıttır TLTS. Bu arada, aklıma gelmişken bahsedeyim. Üniversiteli olacaklar herhalde, 4-5 genç arkadaş Sear Me'nin melodisini saz, gitar ve darbuka eşliğinde ''Sıyırmi'' isminde bir video parodisinde icra etmişler. Gayet hoştu, çok gülmüştüm ilk izlediğimde.

My Dying Bride, hayatta gerçek bir panik atak, özlü bir depresyon, bir nevi uyuşturucu bağımlılığıdır ve de tedavisi yine MDB'nin kendisindedir. MDB, aşkı derinden yaşamaktır. Izdırabıyla, acısıyla, ani vurgunlarıyla, kaçıp gitmelerle, geriye dönmelerle, eski karanlık anılarla, yeni aydınlık ufuklarla tatlı-sert yaşamak ve hissetmektir hayatı, MDB'nin sunduğu.

Benim TLTS albümüne yoğunlaşmamdan bu adamların başka kayda değer hoş albüm ve parçaları yokmuş gibi bir intiba bırakmayalım. Bir de enfes bir ''34.788 % ... Complete'' albümü vardır ki ''Kuğu'' konseptinden geri kalmaz. Ancak, yine de TLTS albümü kadar güçlü bir vurucu etkiye sahip değil.

''...Complete'' albümü'nden "The Whore, The Cook and The Mother" ve "Base Level Erotica" beni aşırısıyla etkilemelerinden başka her albümde değişik müzikal saplantılara kaydıklarının da tescilidir benim için. Ancak o öldürücü melodiler, yürek dağlayan tiz gitarlar bir taraftan sizi ve benliğinizi karışık hülyalara daldırırken diğer taraftan bu hissiyatlı havayı dağıtan sert davul ve ritim gitar ataklarının sizi nasıl düşünsel ve melankolik savrulmalara geri ittiğini hissedebilirsiniz.

Neymiş My Dying Bride?

- Hayattan manevi kopmanın aynası.
- Eski bir dost ya da sevgili kazığının yarattığı anlamlı küfür.
- Hayal kırıklıklarının adeta bir zehir gibi bazen ufak dozlar halinde, bazen de variller dolusu olarak boşaltımı.
- Kolektif nedenlerden doğabilen kişisel bir depresyon.
- Üzerimize yağan lirik bir kara bulut.
- Yoğun ve akıcı sevda selinin, donuk ve kahverengi bir nefret çamuruna dönüşebilmesidir....

Budur....

1. As The Flower Withers - 1992
2. Turn Loose the Swans - 1993
3. The Angel and the Dark River - 1995
4. Like Gods of the Sun - 1996
5. 34,788%...Complete - 1998
6. The Light at the End of the World - 1999
7. The Dreadful Hours - 2001
8. The Voice of the Wretched - 2002
9. Songs of Darkness, Words of Light - 2004
10. A Line of Deathless Kings - 2006

Yaaaanniiii! Bu amcaların ''Turn Loose the Swans'' ve ''34,788%...Complete'' albümlerinden başka da yayınladıkları albümleri de varmış demek ki...! :P

Ben hepsini dinliyorum.

MDB'ye takılalım! favit'te oku